Follow by Email

4 Mart 2013 Pazartesi

SALDIRI GİBİ

Asıl delilik, hepimizin DSM’nin (diagnostic and statistical manual of mental disorders) daima son güncellemelerine göre patolojik ya da kronik olarak bir sınıflandırmaya tabi tutulmak durumunda olmamızdı. Eleştirilmesi gereken iki yönü vardı bu tutumun:
Birincisi, neden her türlü insani karışıklık, farklılık – daha doğudan fakat bir o kadar da ince bir tabirle nevi şahsına münhasırlık – kategorize edilmeye çalışılıyordu? Elbette ilk başta bilim adına, hakkını yememeliyiz, yine de epey tartışmalı bir ilerleme, öyle ki katı olsun yumuşak olsun bu tür değerlendirmeler her insanı illaki bir ya da daha fazla başlığa yamama eğilimini arttırmıyor muydu, hem profesyonellerce hem de bireyin etraftan duyduğu yarım yamalak bilgilerce bizzat kendisi tarafından. Böylece kişi resmen ya da de facto belgelenmiş-doğrulanmış davranış halleri çerçevesinde hareket etmeye mahkum bırakılıyor, kişiliğini-konumunu-duruşunu bu şekilde anlamlandırmaya güdüleniyor, eğer toplumca hoş karşılanmıyorsa bundan kurtuluşun ancak ilaçlarla, terapilerle mümkün olabileceğine inandırılıyor, aslında en başta yapması gereken şey olan insanlık tarihini ve mevcut konjonktürü düşünme olasılığı elinden sinsice alınıyordu. Sonuçta psikoloji disiplini, kesinlikle böyle bir yol tutturmaması gerektiği halde, yeni bir pazar alanı olarak kuruluyordu meydanlara. Bu eklemlenme, bireyin bir kurum olarak kendisini teslim etmek zorunda bırakıldığı bilimsel bir biat kültürü hissini zerk ediyordu tüm kafalara.
İkinci eleştirinin ilkiyle organik bağını kurmamak ise namümkün. Önümüzde koskoca bir tarih ve zaman-mekan-olaylar silsilesi dururken inceleme nesnesi olarak yalnızca fareler ve insanları temel almak, her meselenin şu beyin denilen gizemli-karmaşık – belki hiç anlaşılamayacak – bir organdan kaynaklandığına, çözümün de ancak oradan gelebileceğine inanmak nasıl bir tutarsızlıktı? Bunca veri, belge, çözümleme vardı imparatorlukların, ulusların, devletlerin, insanların tarihsel-kültürel-sosyolojik-ekonomik olarak bireyi kıskaca almaya yol açan ne haltlar yediğine dair; oysaki ticari psikolojiyi canlı tutmak ve DSM’nin kategorilerini sürekli çeşitlendirmek, arttırmak daha çok işine geliyordu madden ve manen kafası şimdilik rahat olanların. Bu gidişle delilik, çatlaklık, hastalık, bozukluk, düzensizlik, içsel mücadele gibi adlar altında ne kadar politik olarak yumuşatmaya çalışırlarsa çalışsınlar herkes bir “şey”den muzdarip olacaktı, oluyordu da, herkes buna yönlendiriliyordu, hatta bunlarla gurur duyanlar, buna bağlı bir toplumsal kimlik oluşturduğunu sananlar bile vardı. İnsanlar tanımlı bir biricikmiş gibi hissetmekten zevk alıyorlardı ve önlerine zorla sürülmüş oyuncaklarıyla tehlikeli ve bilinçsiz oyunlar oynuyorlardı. Çünkü hesapta genel tarih bunların hiçbirinden sorumlu değildi, hep bireysel tarihti başrolde oynayan, ebeveynlerimiz, yaşantılarımız, travmalarımız, huyumuz suyumuz. Çünkü ana-babalarımız da dahil olmak üzere başımızdan geçen her şey kişisellik söz konusu olunca tarihten muaftı, hayır zerre önemsenmemeliydi o.
Sonuç, sentez yok. Çünkü ben de DSM’ye göre “anti-synthesis disorder”a yakalanmışım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder