Follow by Email

6 Ocak 2013 Pazar

SAVAŞ VE KORKU



Örümceklerle savaşıyordum. Dev gibi olanlarından minnacıklarına kadar, hem de deplasmanda, içgüdüsel olarak çağlar öncesine değin uzanan alışkanlıklarıyla nakşettikleri sanatsal (!) ağlarca oluşturulan yutucu, uyutucu, yapıştırarak bağlayıcı koca bir sistemin tam göbeğinde. Silahım taptazeydi, daha yeni bilenmiş, keskin mi keskin. Ama her şeyden önce buz gibi bir deli cesaretim vardı, acemi şansım ve çaylak vurdumduymazlığım da cabası. Hiç durmadan saldırdım üzerlerine. Çatışma yıllarca sürdü. Kah ağlarını keserek dengelerini, avantajlarını, stratejilerini bozdum, kah doğrudan kafalarına sapladım kılıcımı, benden kat be kat büyüklerini katlettim.
Uzun zaman sonra, tam da yakın bir vakte kadar gelmesini hiç beklemediğim zaferimin ufukta gözüktüğünü sezmişken bana bir şeyler oldu. Bunca zaman ben ne biçim hilkat garibeleriyle uğraşmıştım böyle. Üstelik silahım da paslanmış, kırılmış, işlerliğini kaybetmişti. Beni kimse bu savaş için zorlamamıştı, ben deli miydim de hiç kimseye haber bile vermeden böylesine ölümcül bir mücadeleye girmiştim! Hem de bir anlığına bile durup dinlenmeyip, soluklanmayıp, şehre gidip silahlarımı yenilemeden, maceralarımı kimseyle paylaşmadan…
Bu çekince bir karabasan gibi çöreklendi zihnime. Böylece olan oldu, örümceklerden korkmaya başladım. Araştırmalarıma göre bilimsel adı araknofobiymiş, bunu da tescil ettirdim. Zamanında en az on katı büyüklüğündekilerle zerre korkmadan savaşmama rağmen artık ufacık bir örümcekten bile ölümüne korkuyordum, teki bile beni sonsuz bir dehşete düşürüyordu. Çünkü bundan böyle her biri önceki savaşımlarımın hiçsel beyhudeliğinin kusursuz bir temsili olarak gözüküyordu bana. Ümitsizliğim en uç noktasındaydı ve bölgenin temizlenmesine yalnızca birkaç ufaklık kalmışken kaçınılmaz olan şeyi eyleme döktüm: Zaten artık kendine bile hayrı olmayan silahımı bir kenara fırlatarak tabanları yağlayıp arkama bile dönüp bakmadan kaçtım.
Ancak daha da beteri, hatta en kötüsü bu kaçışın ardından gerçekleşecekti: Savaş alanının uzağında huzuru bulacağıma, ruhumun nihayet dinlenebileceğine inanıyordum. Fakat şu temel hakikati unutuyordum: Tüm mücadelem yalnızca kısıtlı bir bölge üzerinde süregelmişti. Oysaki dünya örümceklerle doluydu, yumurtalarını mekan gözetmeksizin her yere bırakabilen ve durmaksızın üreyebilen, ağlarını en stratejik yerlere tüm kalıplara uyarak dokuyabilen büyüklü küçüklü milyarlarca örümcek.
Boku yemiştim. Ama iyi ki benim de bir örümceğe dönüştüğümü henüz bilmiyordum. Aynaları sevmem.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder