Follow by Email

16 Temmuz 2012 Pazartesi

MEKAN



Yemek beş dakika sonra hazır, dedi karım. Tamam çatıdaki işim bitsin hemen geliyorum, dedim. Yine bizi bekletirsen bu sefer katiyen masaya oturtmam, dedi. Hayır söz veriyorum bu sefer beş dakikaya mutlaka geliyorum, dedim.
Koşarak çatıya çıktım. Kütüphanemin ve çalışma ortamımın bulunduğu bu yer benim hayatımdı. Çocukluğumdan beri okuduğum her kitap, izlediğim her film, dinlediğim her müzik buradaydı. Bazen işi gücü bırakır, yalnızca ciltlere, kapaklara bakardım. İçerikleri hatırlamaya çalışır, eserlerin hayatımda edindikleri yerleri, zihnime çağrıştırdıkları donanımı anımsardım. Pek çok zaman kendimi kaybettiğim olurdu ve farkında olmadan saatlerimi burada geçirirdim. Bu tür anlarda düşünsel hayatımı tekrar yaşıyordum ve anıları, fikirleri, tutkuları ilk kez ortaya çıkıyorlarmış gibi yeniden canlandırıyordum. Bu coşkun deneyimler çoğaldıkça odadaki tüm eşyayı teker teker baştan sona tekrar tatmak istiyordum ama çevresi meşguliyetlerle hapsolmuş bir adamın artık buna vakti yoktu işte. Hiç değilse zihnim için en canlı ve renkli olanlarını ayıklayarak bir parçasına zaman ayırabilirdim fakat bunun için çatı çapında esaslı bir düzenlemeye başvurmam gerekiyordu. Haftalardır beni ailemden uzun vakitler boyunca uzaklaştıran bu toparlama çalışmasına başlamamın asıl sebebi de buydu. Belli bir sınıflandırmalı düzen zaman konusunda geleceğe dair umutlandırabilirdi beni.
O gün de bu işin peşindeydim. Beş dakikada ne düzenlersem yanıma kar kalır diye düşünüyordum. Fakat hep bir problem vardı. Ne zaman bu işe girişsem, başlarda akılcı bir şekilde hızla ilerlememe rağmen, bir süre sonra yine bu büyülü diyarda kaybolmaktan kendimi alamıyordum. Bir şeye muhakkak kitlenip tüm zaman mefhumumu kaybediyordum. O şey yine bulmuştu beni. Beş dakika tehdidini gene kafama takmayacağımı adım gibi biliyordum. Hatta elimdeki kitabın, gençliğime damgasını vurmuş geçitler, kapılar, eşikler temasıyla yoğrulmuş bir eser olduğunu da hesaba katarsak beni akşam boyunca kimse yerimden kaldıramayacak gibi gözüküyordu. Ama kitabı elime aldığım andan itibaren müthiş bir zamansızlık duygusunun bünyemi kapladığını da belirtmeliyim. Garip bir şeyler vardı. Kitabın zaten bir evin çatısındaki gizli ve büyülü bir geçitten bahsederek başlaması bu garipliği başlı başına artırıyordu. Zaten tahmin edilen oldu ve sanki kendi elimle yapmışcasına kütüphanenin yanındaki boş duvarda aynen kitapta tasvir edildiği gibi alışılmadık bir bölme olduğunu fark ettim. Duvarın bütününden farklıymış gibi durmuyordu ama o an görüşümdeki, mantığımla açıklayamayacağım bir sebeple oluşmuş, değişiklik sayesinde o parçanın kendi biricikliğiyle ayrı bir varoluş oluşturduğunu görebiliyordum. On yıldır bu evde yaşamama karşın bu şeye ilk defa dikkat ediyordum ama sanırım o an böyle bir ayrıklığı keşfetmiş olmayı o kadar çok diliyordum ki!
Yanına gittim ve dokundum. Sanki çok normalmiş gibi beton duvardan ayrılarak tek bir parça halinde yana doğru sürüklendi ve ancak yatılarak içine girilebilecek küçücük bir boşluğu ortaya çıkardı. Kitap halen elimde duruyordu ama onu bir yere bırakmayı bile düşünmeksizin kitapla birlikte derhal yüz üstü yatarak kollarım önde olmak üzere daracık eşikten içeri doğru kıvrıldım. Odacığın ucuna hemen ulaşmıştım, öyle ki vücudumun yarısı zaten dışarıda kalmıştı. Fakat dışarıya bu denli yakın olmama rağmen içeriye hiçbir ışık hüzmesi giremiyordu. Gözlerim zifiri karanlıktan başka hiçbir şey algılamıyordu, sanki zamansız ve mekansız, evrende herhangi bir yeri olmayan bir tür uzay boşluğundaydım. Başka hiçbir şey olmasa bu boğukluktan ötürü tüm benliğimle hissettiğim müthiş bir dehşet duygusu beni orada bir saniye daha tutmayacaktı, ama işte bir şey vardı: Bunca ışıksızlığa rağmen elimdeki kitap sanki ilahi ya da büyülü bir güçle doluymuşcasına parıldıyor ve yazıları tüm açıklığıyla okunabiliyordu, hem de hiçbir türlü rahatsız edilemeyecek gibi duran çok güçlü bir zihin berraklığıyla birlikte.
Beni bundan daha fazla cezbedecek bir fırsat olamazdı ve olayın doğaüstülüğünü hiç umursamadan doğrudan kitabı okumaya başladım. Yoğunlaşmam için hiçbir çaba sarf etmeme gerek yoktu, çünkü ben kitabın kendisiydim adeta. Her satırı sanki ben yazmışım gibi okuyor, fakat ilk defa görüyormuş gibi şaşırıyordum. İlginin sonu gelmiyordu. Edinim had safhadaydı. Nitekim en son sayfayı okurken dahi sanki hiç başlamamışım gibi durdurulamaz bir istek duyuyordum halen. Harcanan süreye gelince…
Üç yüz sayfalık bir kitaptı bu, saatlerdir burada olmalıydım. Ben ne yapıyordum!
Kafama dank eden gerçeklik biri ayaklarımdan çekmişcesine beni o delikten çıkardı ve beynime aniden hücum etmiş panik duygusuyla hemen merdivenlerden aşağı koştum.
Ama dedim ya garip bir şey vardı.
Karımı gördüğüm anda daha ağzımı açmadan özürlerimi aklımdan sıralamaya başlamıştım ki sana beş dakika sonra hazır dedim hemen değil, dedi. Neyse hazır gelmişken bari kaybolma ortadan, dedi. Beş dakika sonra oturduk, ailecek yemeğimizi yedik.
Bu, mekanı nasıl keşfettiğimin hikayesiydi ve tam bir hafta önce yaşandı. Önümde ucu bucağı olmayan bir deniz vardı fakat ben atlamaya korkuyordum. Elbette yalnızca eskileri tekrar etmekle kalmayacaktım ve yepyeni şeyler de tadacaktım ve bunu yaparken bir saniye bile kaybetmeyecektim. Dünyada bugüne kadar kaydedilmiş her eseri belki de bir ayda öğrenebilir, onca cahilliğimi bu mucizevi mekan sayesinde telafi edebilirdim. Kolay kolay kaldıramayacağım bir mükemmeliyetçilikti bu. Bir haftadan beri oraya girmememin nedeni buydu. Yine de deneyecektim elbette. Neyse ki hiçbir yere gitmiyordu. Her şeyi öğrendikten sonra ne olacaktım?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder