Follow by Email

16 Temmuz 2011 Cumartesi

İKİ KADIN


Ve yine, “sevgilim”in ve “kız arkadaşım”ın arasındayım. Bu keskin ayrıma hayatım boyunca maruz kaldım ve bu böyle devam edecek.
İkisini birbirine karıştıran çoktur. Bu hataya düşmemeye elimden geldiğince gayret ettim ama çelişkilerimin patlak vermesini bir noktadan sonra önlemek mümkün değil.
Önemli olan soru: “Hangisini, ne zaman sevmek?” Maalesef ikisini birden aynı anda diye bir seçenek yok. Ruh halimin keyfine göre sürekli bu iki kişi arasında savruluyorum.
Bu durumun bende yarattığı istikrarsızlık büyük. İstikrarsızlık tembellik yaratıyor. Tembellikse insanlardan ve kendimden uzaklaşmama neden oluyor. Hayattan alacağım verim sıfıra iniyor.
Peki ne yapmalıyım? Kesinlikle bir karara varmak gerek. Bir cambaz sonsuza kadar ipin ortasında duramaz. İpin bağlı olduğu direklerden birini seçmek durumundayım. Yoksa aşağı düşeceğim kesin. Belki de düşmem ama öyle de olsa bir sinek gibi ipte takılı kalma düşüncesi hoşuma gitmiyor.
Umutsuz bir seçim yapma sürecinin eşiğindeyim. Defalarca bu noktaya geldim ama belirsizlikler her seferinde önümü kapadı. Şimdi de önüm pek açık sayılmaz. Buna rağmen, ne kadar umutsuzca olursa olsun, ikilemimden kurtulmaya çalışacağım. Denemekten zarar gelmez.
Yatağın sol tarafında sırt üstü yatıyorum. Sağımdaki sehpanın üstündeki kırık çerçevenin içinden sevgilim mavi gözleriyle bana bakıyor. Dış görünüşü hakkında gereksiz ayrıntılara girmeye lüzum yok. Yüzü kusursuz bir yüzdür ve bir perininkine benzetilebilir. Ama ben yüzüyle ilgili hiçbir detayı hatırlayamam. Gözleri dışında.
Gözleri o kadar mavidir ki içlerine doğru balıklama atlayıp maviliklerinin uçsuz bucaksız bir denizi oluşturduğu küçük bir rüyada yüzmek isterim. Eminim o buna bir şey demez çünkü o da benim onun gözlerine bakarak hayaller kurmamı sever. Beni hayaller içinde yüzmeye teşvik eder. Onunla birlikte olmasam bile mavi gözlerini düşünüp her türlü dünyayı kafamda yaratabilirim. Hele bir de benim yanımda olursa o zaman bırakın dünyaları, evrenler yaratmaktan kendimi alamam.
Her şeyi bırakıp bir anda onun yanında olabilmek en yoğun arzularımdan biri. Zaten şu an konuşabilen gözleriyle çerçevenin içinden sanki o da sürekli beni çağırıyor. Fakat odada varlığını yadsıyamayacağım birisi daha var.
Solumda, çıplak sırtını vücuduma dayamış ve siyah saçları ağzıma girmiş kız arkadaşım yatıyor. Kusursuz bir vücudu var. Ona bakarken kendimi zor tutuyorum. Sahip olduğu beden, “tahrik etmek, iştah kabartmak” ve bunlara benzer her türlü erotik terimle benliğimi etki altına alabilen cinsten. Her kıvrımını, ayrıntısını fark edebiliyorum. Hiçbir detay gözümden kaçmıyor. Onun, yani her erkeğin sahip olmak isteyeceği bir varlığın yanımda kanlı canlı yattığını biliyorum.
İşin ilginç kısmı ise kafamı başka bir yere çevirdiğim ve onu görmediğim zamanlarda aklımda onunla ilgili hiçbir şeyin kalmayışı. Onu sevmek, ona hayran olmak için illaki onun gerçekliğinde varolmak zorundayım. Siyah saçlarına dokunmak, onları okşamak zorundayım. Aksi takdirde kız arkadaşım benim düşlerime giriş yapamaz, hayallerimi reddeder. Gördüğüm vakit beni çıldırtan bedeni ise belleğimdeki küçük bir boşluktan ibaret kalır. Yine de gerçek dünyada onsuz tek başıma ne yapabilirim, bilemem.
İki insan, tek seçim.
Yatakta doğruluyorum. Bir sağıma bir de soluma bakıyorum. Pek fazla bir beklentimin olmadığı umutsuz kararımı veriyorum.
Kırık çerçeveyi elime alıyorum. Sevgilimin gözlerinin derinliğinde kayboluyorum. Ne kadar süre ona bakarak ağlamışım, hatırlamıyorum. Bu esnada kız arkadaşım uyanmış ve beni tüm bu süre boyunca izlemiş.
Aniden bir sinir krizine tutuluyor. Bağırmaya, çağırmaya, çığlık atmaya başlıyor. Eşyaları deviriyor, bazılarını kafama fırlatıyor. Neden bu kadar büyük bir tepki verdiğini anlamıyorum.
Bana “Duygusal piç!” diye küfrediyor. “Ya o ya ben!” diye soruyor. Karar alma sürecim umutsuzca devam ettiğinden “O” diyorum. Bana tüm gücüyle sert bir tokat atıyor. Sallanan vücudu, dalgalanan etleri nefsimi zorluyor. Ama sevgilimin mavi gözleri bana daha tatlı geliyor.
Kız arkadaşım hızlıca giyinip evden çıktıktan sonra ben de hazırlanmaya başlıyorum. En temiz giysilerimi giyip en güzel kokularımı sürüyorum. Saç modelimi onun beğendiği gibi yapıp onun hoşuna giden şekilde tıraşımı oluyorum.
Evden çıkıyorum ve lüks bir çiçekçiye gidiyorum. En sevdiği çiçek olan kırmızı gülden alıyorum. Buluşacağımız yerin yolunu tutuyorum.
Her zamanki buluşma yerimizde bekliyor. Zaten başka bir yerde beklemesi imkansız. Yanına yaklaşıyorum. “Nasılsın?” diyorum. Cevap vermiyor. “Cevap verir misin?” diyorum. Cevap vermiyor. “Affet beni!” diye haykırıp ağlamaya başlıyorum. Kırmızı gülü kabrin üstüne koyuyorum. Mezar taşına küçük bir öpücük konduruyorum. Tam da toprağını suratıma sürecek iken ellerimin pisliğe bulandığını fark ediyorum. Sanırım köpekler benden biraz önce buraya gelip sıçmışlar. İğrenç kokuyor. Kabrin içine bir güzel kusuyorum. Kusmam bitince sevgilimin mavi gözlerini aklıma getiriyorum. “Keşke burada olsa...” deyip kısa süreli tatlı bir hülyaya dalıyorum. Ama öyle sert ve soğuk bir rüzgar esiyor ki kıçım donuyor. Geldiğime pişman oluyorum. Eve koşarak geri dönüyorum.
Yolda kız arkadaşımın sıcak koynuna girmeyi düşünürken beni terk ettiği aklıma geliyor. Pek önemsemiyorum. Sevgili bir tane olsa da kız arkadaştan çok ne var! Bulurum bir tane.

3 yorum:

  1. güzel :) bi de şu mezar detayı olmasaydı :)

    YanıtlaSil
  2. mezar sahnesi romantizmin (mavi gözlü kadının) çoktan öldüğünü, yerine realizmin pis ayrıntıcılığının geçtiğini gösteriyor. onsuz olmaz maalesef :)

    YanıtlaSil
  3. niçin,realite (iyiliğin ve güzelliğin varlığına) olan inançsızlığa sürüklesin insanı! bombok olmasın be..."mavi gözlü kadın hatrına" :)
    saygıyla.... :)
    (şu kelime doğrulama ayarınızı kaldırın, bidaha yorum yazacak takadım olmayabilir:)

    YanıtlaSil