Follow by Email

29 Temmuz 2011 Cuma

KÖPEK GİBİ - SON KISIM



















Evet, diyorum en sonunda daha fazla uzatmadan. Şu çiftleşme işi ne olacak, daha doğrusu çiftleştirme. Köpeklerimizi çiftleştirmek için aramamış mıydım ben seni? Haklısın diyor. O halde bir an önce görüşelim, hatta yarın. Tamam, benim için çok uygun diyorum. Zaten kız evime oldukça yakın bir yerde oturuyormuş. Böylelikle yakınlardaki bir parkta köpeklerle birlikte buluşmak için ertesi güne randevulaşıyoruz.
           
Ertesi gün yatağımdan oldukça heyecanlı bir biçimde kalkıyorum. Anne ve babaların evlatlarını evlendirirken yaşadıkları duyguları hisseder gibi sanki. Benim de bugün köpeğim çiftleşecek. Evlenmeyecek tabii ama çiftleşecek. Aman zaten ne farkı var?
Traş oluyorum, süsleniyorum, püsleniyorum, güzel şeyler giyiniyorum. Bunların hepsini Azgın için yapıyorum elbette, kendim için değil. Her şey köpeğimin mutluluğu için.
Evden dışarı çıktığımda Azgın halen gazete okuyor. Ama beni görünce, birazdan kendisi için güzel şeyler olacağını seziyor ve gazetesini bir yerlere saklayıp hemen yanıma geliyor. Tasmasını takıyorum ve birlikte parka doğru yola koyuluyoruz.
Parka girmeden önce Azgın’a asılan kızlarla karşılaşıyoruz, onun yine kafasını okşuyorlar coşkuyla. Bir kere de benimkini okşayın, neden hep böyle yapıyorsunuz! Ben de yakışıklı denebilecek, kara saçlı, kara gözlü bir adamım. Okşanmayacak gibi de değilim bence.
Kızlar gittikten sonra parkın içinde birkaç kez turluyoruz. Derken sapsarı tüylü, simsiyah gözlü bir labradoru gezdiren kızı görüyorum. Sapsarı saçlı, masmavi gözlü çok hoş bir kız. Zaten ilanda da böyle yazıyordu. Demek istediğim köpek yani, kız değil. Ama ayrıca kızın da bayağı güzel olduğu su götürmez bir gerçek. Acaba Azgın da onu güzel bulmuş mudur, yoksa bir çirkinlik abidesi olarak mı görüyordur? Yani köpeği kastediyorum halen, kızı değil tabii ki. Sanırım çok fena aklım karışıyor, gazete beni bu hale getirdi.
Hemen kızın yanına gidip selam veriyorum, zaten o da beni fark etmiş. Köpekleri serbest bırakıp bir banka oturuyoruz. Azgın ve Taşkın – labradorun ismi bu – birbirlerini koklamaya başlıyorlar, köpekler birbirlerini böyle tanırlarmış. Biz de birbirimizi daha iyi tanımak için derin bir muhabbete giriyoruz. Bir o soru soruyor, bir ben soru soruyorum. Soru cevaplar birbirini kovalıyor, uzun saatleri harcıyoruz. Arada bir kesişmeyi de ihmal etmiyoruz. Bu esnada Azgın ve Taşkın tam da önümüze geliyor ve birden çiftleşmeye başlıyorlar.
Önce biraz utanıyoruz tabii ama elimiz mahkum izlemek zorunda kalıyoruz, doğaya müdahale etmemek lazım. Bir süre sonra sinirlerimiz bozuluyor, gülmeye başlıyoruz. Ve şunları söylemek zorunluluğunu hissediyorum:

- İlginç değil mi? Hiçbir utanma sıkınmaları olmadan açıkça herkesin önünde yapabiliyorlar. Kur yapmadan, flört etmeden, niyet gizlemeden. Her şey açık ve net. Yapmak mı istiyoruz? Hadi yapalım! Düşünceleri hep böyle işte.

Kız bana bakakalmış. Ben de ona bakıyorum ve gözlerindeki isteği görebiliyorum. Ağzım bir kez daha açılıyor ama konuşamıyorum. Cesaretimi topluyorum. Bir kez daha açıyorum ağzımı. Yine konuşamıyorum.
Bu buluşmalarımız daha iki hafta devam ediyor. Her seferinde ağzım teklif niyetiyle açılıyor ancak bir türlü konuşamıyorum. En sonunda bir gün, iç güdüler baskın çıkıp sosyalliğin yerini alınca daha ilk seferinde söylemem gereken bu şeyi söyleyiveriyorum:

- Evime gelmek ister misin? Kahve filan içeriz.

Sonrası malum, çiftleşiyoruz. Özür dilerim, aslında sevişiyoruz demek istedim, insanız biz çünkü. Ama öyle böyle değil, aynen köpekler gibi. Yine özür dilerim yanlış söyledim, aslında köpekler gibi değil. Daha mahrem, kapalı kapılar ardında, gözlerden ırak, insanlıktan uzak. Evet, insanlıktan uzak. Yani hayvanlığa yakın. Yani aslında, yine özür dilerim, köpekler gibi. Sabahlara kadar.
Artık yataktan çıkıyorum, sıkıldım. Kendime bir kahve yapmaya gidiyorum. Komik, ben zaten onu kahve içmeye çağırmıştım. Oysaki kahveyi daha yeni içiyorum.
Bahçeye iniyorum. Azgın halen gazete okuyor, hem de Taşkın’la birlikte. Hayır hayır, bu defa okumuyor, uyuyakalmış. Diğeri de öyle. Benim gibi yorgunlar tabii. Fırsat bu fırsat diyorum ve tilki sessizliğinde yanlarına yaklaşıyorum. Artık Azgın’ın ne okuduğunu öğrenebileceğim.
Gazetenin tarihi iki hafta öncesine ait, bunu rakamlardan anlayabiliyorum. Zaten sadece bunu anlayabiliyorum. Fakat bu yazılar da nedir, necedir ki bu? Nece olduğunu geçtim, herhangi bir alfabeye bile benzetemiyorum. Arap desen değil, Kiril desen değil, Yunan desen hiç değil. Köpekçe midir bu?
Ben Köpekçe bilmem. Hem de hiç bilmem. Derdimi anlatacak kadar bile bilmiyorum yani, düşünün. Ama eğer bilseydim Köpekçeyi – ah, keşke de bilseydim – şunları size bir güzel okuyabilirdim:

“Kara saçlı, kara gözlü, yakışıklı sahibimle çiftleşebilecek bir insan aranıyor. Esmer sarışın fark etmez, kız olsun yeter. İrtibat için: Hav hav hav”

Bir saniye... Yoksa bu öykünün baş aktörü, esas oğlanı, kahramanı ben miyim?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder