Follow by Email

29 Haziran 2011 Çarşamba

YABANCI
















Lisede eğitim dilimiz Fransızca'ydı. Gençliğim boyunca ne zaman Fransızca'yla muhattap olduysam konu edebiyat, sanat, felsefe, sosyoloji, psikoloji oluyordu zorunlu olarak, benim başka nelerden bahsetmek istediğime bakılmaksızın. Asla yaşıtım bir Fransız arkadaşım olmamıştı ama onlarca Fransız hoca tanımıştım. Mezuniyetten sonra üniversitedeki eğitim dilimin de Fransızca olması ve benim halen hoca olmayan bir Fransız tanımamam, bir arkadaş edinmemem, bir manita yapmamam, bu dilin salt akademik bir dil olduğuna dair edindiğim yanılsamayı pekiştirdikçe pekiştirdi zihnimde. Bu sebeple ne zaman Fransızca konuşan birilerini görsem sanki mutlaka inanılmaz derin konulardan bahsediyorlarmış gibi geliyordu. “Nüfus cüzdanımın arkalı önlü fotokopisi lazım.”, “Şaraba zam gelmiş.”, “Bi' yarım ekmek arası rokfor yapsana lan.”, “Oğlum şimdi mevsimi bu frambuazların, yesene bi' tane, yüzüne kan gelir.”, “PSG bu hafta üzdü bizi.”, “Kakam geldi.”, “En son sen mi girdin lan tuvalete, dikmişsin Eyfel Kulesi’ni, bravo!”, “Beş euro, beş euro, beş eurooo!”... İşte bunlar bir Fransız'ın ağzından dökülmesi çok uzak, hatta imkansız söylemlerdi benim için.
Salonda oturmuş, gözümü tavana dikmiş bunları aklımdan geçiriyorken ben, henüz daha yeni birlikte eve çıktığımız Guillaume'un sesi geldi mutfaktan: “Siktir ya, ekmek yok.” Evet, hayatımdaki ilk Fransız arkadaşım da Türkçe biliyordu aynen benim gibi. Annesi Fransız'dı, babası Türk, ayrılmışlardı, babasının yanında kalmıştı uzun yıllar. Gerçi pek bilmiyordum geçmişini, yeni tanışmış, şartlar gereğince de hemen eve çıkmıştık. Evet, bula bula bunu bulabilmiştim anca. Ama yine de bir Fransız’dı ve Türkçe bile olsa ağzını açtığı anda edebiyat, felsefe döktürecekmiş gibi geliyordu bana halen. Ben bu adamla aynı evde bir yıl kalsam yüz kitap okumuş kadar olurum herhalde diye düşünmeye devam ediyordum safça. Oysaki Guillaume mutfaktan şu şekilde bağırmayı sürdüyordu: “Oğlum, sikicem, ekmek yok ya!” Bir umut karşılık verdim ben de salondan bağırarak: “Ontolojik anlamda mı ekmek yok, Guillaume'cuğum!” Söylemesini hiç ummadığım sözlerine devam etti Guillaume: “Oğlum Erdem, çok açım lan, ekmek alsana bana, katık edecektim, bok gibi kaldım şimdi önümde soğuk çorbayla! Hadi be abi, beş milyon veririm bak - paradan sıfırlar atılalı iki yıl oluyordu - nasıl üşeniyorum biliyo' musun beş kat merdiven inip çıkmaya, hadi lan on olsun, seni mi kırıcam, hadi be mösyö!” Büyük bir hayal kırıklığı içinde “Peki Guillaume'cuğum.” dedim, “Yok para istemez, benim derdim bana yeter.” dedim ve beş kat merdiven inip çıkarak eve elimde ekmekle gelince bambaşka bir insan olmuştum artık. Hayvana bak, yarım ekmek doğradı tabağın içine, çüş! Ekmeği parçalayan dişlerinin arasından, tekrar ısıtılmış çorbanın sıcaklığından ötürü kırmızılaşmış dilini görüyordum habire Guillaume'un. İşte o zaman anladım ki ekmek olmazsa dil ne boka yarar! Tam o sırada bir arkadaşım aradı, bereket sol eğilimli bir arkadaştı, dünyayı baştan aşağı değiştirecek bir aforizmaymış gibi söyleyiverdim hemen bu cümleyi, iyi bulmuşsun dedi, ne için aradın diye sordum, hiç ya dedi, öylesine aradım, n'aber nasılsın diye, sonra da kapadı telefonu. Halbuki ben halkların kardeşliğine dair uzun bir sohbet edecektik sanıyordum. Olmadı. Guillaume tekrar seslendi içeriden: “Oğlum, Kur'an çarpsın seni bile yiyebilirim, ekmek alsana bi' tane daha be, n'oolur!” Artık daha fazla dayanamadım: “Oğlum sen Fransız'sın lan, kendine gel, ne zaman öğrendin bu lafları?” O da bir saniye bile düşünmeden, hiçbir garip durum yokmuşcasına, sanki günlük bir diyaloğu sürdürürmüş gibi dedi ki “Ne var abi, normal laflar işte, sen onu bunu bırak, bi' de gofret çukulata filan da al gelirken, iki buçuk litrelik kola da olur, sevindir şaşırt beni, hadi mon amour!”
Yüzyılın tespiti gibi sunmak istemiyorum bunu ama zaten genel olarak şu mösyö dediğim adamların da, yıllardır eğitim dili olarak öğrendiğim Fransızca'yla futbol konuşmalarını, içinde bir damla dahi romantizm bulundurmayan karı-kız muhabbeti yapmalarını algılayamıyordu aklım, beynim duruyordu kimi zaman, engelleyemediğim aptal bir tebessüm yayılıyordu hemen ağzıma. He-he, Fener, Cimbom, Marseille, Carla Bruni de taş gibi, demekten kendimi alamıyordum ben de onlarla birlikte. Almanca kaba dil, Fransızca aşk diliymiş, sevsinler sizi.
Sonuç olarak Guillaume'u, fevkalade düzeydeki uygunluğundan ötürü kurgu bir karakter haline getirmek istedim. Böylece beylikleşmiş Türk-Avrupalı imgeleri üzerinden kendi dilimi, kültürümü farklı bir şekilde inceleyebilecek, anlatabilecektim. O anda Guillaume yanımda birden osurunca ve he-he diye kısacık gülünce ve televizyonda “Ulusa Sesleniş”i – doğal olarak – hiçbir şey olmamış gibi izlemeye devam edince vazgeçtim bu hayalden elbet.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder