Follow by Email

14 Haziran 2011 Salı

ÜNSÜZ HARF - 1.KISIM






















Ben öldüm. Neden öldüm, anlatayım.
İşten eve dönüyordum ve arabası olmayan her insan gibi toplu taşıma araçlarından birini seçmek durumundaydım. Tercihim metrodan yana oldu.
Metronun olduğu kata gelebilmem için pek çok merdivenden inmem gerekiyordu. Önce normal merdivenlerden indim, sonra yürüyen merdivenlerden. Tekrar normal merdivenlere gelince biraz üşendim ama elim mahkum benim yerime “yürümeyen” bu tembel merdivenlerden inmek zorundaydım. Canım sıkılmıştı. Sonra yatay hareket eden hızlandırıcı bant karşıma çıktı, beni bir nebze rahatlattı. Hızlı yürüyormuşum yanılsamasına kapılmam hoşuma gidiyordu. Bu sebeple öteki banta geçip geri döndüm ve geldiğim yoldan tekrar yürüdüm. Eğlenceliydi. Ben zaten böyle basit bir insandım. Basit sorunlarla canımı sıkabildiğim gibi basit eğlencelerden de büyük bir zevk duyabiliyordum.
Yürüdüm, indim, yürüdüm, indim. Hay Allahım, cehennemin dibine mi iniyordum! Bu sorunun yanıtını yakında öğrenecektim ama yeryüzünden ve onun beşeri ilişkilerinden fazlasıyla uzakta bulunduğum kesindi. Bu soğuk metro istasyonunun koridorlarında kendimi oldukça yalnız hissediyordum. Tanımadığım, bilmediğim yüzlerce insan görüyor, onlara istemeden de olsa değiyor, sürtünüyor, çarpıyordum. Peki ya yeryüzünde farklı mı oluyor diye de kendime sormadan edemedim.
Sonunda metroya vardım. Kapıları açıktı, durakta sessizce bekliyordu. Birden kapıların kapanacağını haber veren ikaz zili çaldı. Aslında acele bir işim yoktu, eve geç filan kalmamıştım. Ama şu cansız ve boğucu mekanda, bırakın on dakikayı, bir saniye daha kalmak istemiyordum, bu yüzden bir anda koşmaya başladım. Kapılar tam kapanıyordu ki tüm gücümle zıplayarak kendimi içeri attım fakat boylu boyumca yere kapaklanmama da engel olamadım.
Etrafımı yine o tanımadığım, bilmediğim insanlar sarmıştı. Ne büyük bir utanç! Hepsi birden bana bakıyor, yerdeki beni inceliyordu. Büyük ihtimalle içlerinden benimle ilgili peşin hükümler veriyorlar, daha da kötüsü tiksintiyle karışık bir duyguyla bana acıyorlardı. Hem de daha önce hiçbirisiyle herhangi bir alakamın olmamasına rağmen.
Nasıl da bu tür kesin yargılara varabilip yargısız infazda bulunabiliyorlardı? Hiçbir şey olmamıştı ki bana, sadece düşmüştüm ve şimdi de ayağa kalkacaktım. Şu güne kadar benim varlığımdan bihaber yaşamış bu insanlara, o an için beni dünyanın en acınası varlığı olarak tahayyül etme hakkını kim veriyordu? Aralarından biri oturduğu koltuktan kalkıp yer bile vermeye çalıştı bana. Seksen yaşında mıydım ben?
Tanıdık ve sıcak bir yüzle karşılaşmayı çok istedim o dakika. Bu isteğime bir yanıtın gelmesi çok da gecikmedi.
Karşımdaki koltukta orta yaşlarda, iyi giyimli bir adam oturuyordu. O da suratıma doğru bakıyordu ancak diğerleri gibi değil. Şefkatle ve teselli edercesine. Sanki bana moral vermek için oraya konmuştu ve diyebilirdim ki bu görevini başarıyla yerine getiriyordu. Ayrıca bu adamın yüzü nedense çok tanıdık gelmişti bana. Gözüm bir yerlerden ısırıyordu ama nereden?
Bu soruyu bütün yolculuk boyunca cevaplamaya çalıştım. Tüm hayatımı gözümün önüne getirmeye çabalıyor, tanıdıklarım arasında böyle bir insanın bulunup bulunmadığını sorguluyordum sürekli. Evet, bu adamı bir yerlerden tanıdığım kesindi ama nereden olduğunu bulamayışım kemirip duruyordu içimi. Kimdi yahu bu adam?
Derken “Osmanbey” durağından sonra o felaket gerçekleşti ve içinde bulunduğumuz tren akılalmaz bir kaza yaptı. Değil trafik kazası geçirmek, bisikletten bile düşmediğim için bu anı maalesef kelimelere dökemiyorum. Zaten tüm bu olaylar sonucunda öldüğümden dolayı kazanın nedenini ya da nasıl olduğunu hiçbir zaman – ne bir gazeteden ne de televizyondan – öğrenemedim. Ancak merak etmeyin henüz ölmemiştim, ölmeme biraz daha vardı. Zaten beni asıl öldüren şey bu kaza değildi kesinlikle. 

1 yorum: