Follow by Email

4 Haziran 2011 Cumartesi

MERDİVEN

Bu apartmana bir ay önce taşındım. Dairem gayet rahat ve samimi. Dışarıyı tek görebilen pencerelerin sadece mutfakta bulunuyor olmasına karşın manzara oldukça iç açıcı: İşlek bir caddenin en canlı yeri, bitmek bilmeden akan bir trafik, yolun her iki yanındaki kaldırımlarda sabahtan akşama kadar yürüyen insanlar. Geceleri ise bu insanların yerini kediler, köpekler ve alışılmadık tipler alıyor.
Evimin ve caddenin tam karşısında dört katlı, çirkin bir bina var. Binanın benim evime doğru bakan, kaldırıma bitişik cephesi boydan boya kararmış koca bir duvardan oluşuyor. Yani üstünde bir tane bile pencere yok. Bütünüyle bakımsız kalmış binanın bu bakımsızlığı işte bu duvarlı kısım üzerinden tüm caddeye sergilenerek adeta tavan yapıyor.
Bu manzarada asıl olarak ilgimi çeken bir şey var: Bir ucu kaldırımın ortasında duran, diğer ucuysa bu duvara kırkbeş derecelik bir açıyla dayanmış eski, ahşap bir merdiven. Bunun nesi ilginç demeyin, bu merdiven ben buraya taşındığımdan beri sürekli aynı yerde olduğu gibi duruyor. Ne birisi gelip ait olduğu yere geri götürdü onu, ne de tutup bir kenara koydu. Evet, bunları kimse yapmadı, hem de kaldırımın neredeyse yarısını işgal etmesine ve yayaların geçişini büyük bir oranda engellemesine rağmen.
Bu merdivenin oraya nasıl geldiğine dair farklı farklı varsayımlarım var ama içlerinden gerçekleşmiş olması en muhtemel olanı şöyle:
Merdivenin dayalı olduğu duvarın üstünde pek çok afiş asılıdır. Yeni bir afiş asacakları zaman eskisini çıkartmakla uğraşmazlar, yenisini doğrudan eskisinin üstüne yapıştırırlar. Bu durum da açıkçası büyük bir görüntü kirliliğine neden olur ve aslında onlarca afişin birbirine girmesi sonucu, yeni asılanlar bile işlevlerini yerine getiremez, ilgiyi çekemezler.
Uyanığın teki büyük ihtimal, bu afiş karmaşasının kendi asacağı afişi gölgede bırakacağını anlamış olacak ki bu merdiveni getirmiş ve afişini diğerlerinden daha yükseklere asmayı başarmış. Ancak merdivenle başka bir işi kalmamış olduğundan ötürü onu geri götürmek için uğraşmamış ve eli boş dönmenin rahatlığını kırık dökük bir merdivenden mahrum kalmamaya tercih etmiş.
Kim bilir belki de merdiven kendisinin bile değildi, onu çalmıştı ve orada öylece bırakıp gitti. Bunlar sadece varsayımlar.
Buradaki mühim nokta şu:
Bir merdivenin altından geçmenin uğursuzluk getirdiği inancını herkes bilir.
Buna bağlı olarak benim de gözlemlediğim kadarıyla bu merdivenin altından da bir aydan beri bir tanecik bile insan geçmemişti. Cadde kalabalık olmasına kalabalıktı fakat düz yolda yürürken bir merdivenin altından geçme cahilliğinde bulunarak kötü şans riskine girmeyi kim göze alabilir? Hele bir de buna merdivenin eskimişliğinin yaratabileceği muhtemel kazalara karşı duyulan paranoyak korkular da eklenirse.
                       
Normal insanlar için her ne kadar önemsiz bir detaymış gibi gözükse de ben bu konuyu kafama takmadan edemedim.
Koskoca bir ay boyunca nasıl olur da bir tane bile insan oradan geçmezdi, gerçekten de pek akıl alacak bir şey değildi. Yanlışlıkla yapan bile yoktu ki zaten olmasını da pek beklemiyordum. Nitekim sırf onun altından geçmemek için ezilmek pahasına kaldırımdan inip yoldan yürümeye çalışanları bile görüyordum bazen.
Sanki herkes ortaklaşa gizli bir karar almıştı da kendisini sorgusuz sualsiz bu kararı yerine getirmek zorunda hissediyordu: “Kimse onun altından geçmeyecek yoksa sonuçlarına katlanır!”

Cansız bir nesne bile olsa bir merdivenin böylesi bir muameleye maruz kalması can sıkıcıydı.
Kimi geceler onu düşünerek uyudum, onun bu içler acısı halinin daha ne kadar süreceğini içten içe merak ettim.
Bazen düşünüyordum da aslında eğer ben de caddede yürüyen bu sıradan insanlardan biri olsaydım merdivenin altından geçmezdim fakat diğerlerinden farklı olarak pencereden her baktığımda sürekli onun bu acıklı durumuyla karşılaşıyor olmam, kendimi onun yerine koyabilmemi fazlasıyla kolaylaştırıyordu.
           
Merdiven bana genellikle, toplumdan dışlanmışları, misal bir özürlüyü, bir dilenciyi, bir sakatı çağrıştırıyordu.
İnsanlar bu tür varlıklara karşı genellikle gizli bir nefret duyarlar ancak bu nefreti açıkça beyan etmeye kimsenin cesareti yetmez. Yine de çoğu insan bu şanssız varlıkların yakınından geçerken ya da onlarla muhattap olma zorunluluğunda kalırken benliğinde belli belirsiz bir rahatsızlık duyumsar.
İşte merdivenin de - bırakın altından geçilmesini - mümkün olduğu kadar uzağından yürünmesinin ve hakkında, sanki her an canlanacak da millete zarar verecek diye düşünülmesinin sebebi budur.
Batıl inancın yol açtığı bir dramdır bu.
           
Şu güne kadar kim bilir nice işlerde kullanılmasına rağmen zavallı merdiven gördüğüm kadarıyla artık yaratılma amacına hizmet etmiyordu. Unutulmuş, hor görülmüş ve dışlanmıştı. Olayların bu hale gelmesini elbette ki o istememişti ama elinden ne gelebilirdi ki, yapacağı bir şey yoktu. Bu denli kalabalık bir caddeye düşmesi de başlı başına büyük bir şanssızlık, adeta kaderin bir oyunuydu zaten. Belki de mekanı, ıssız bir sokak arası olsaydı dışlanmışlığı böylesine acımasızca vurgulanmayacaktı.
Ama maalesef o, kalabalık mı kalabalık bir caddenin tam ortasında duvara dayanmış bir vaziyette duruyordu ve her geçen saniye bir insan daha onun altından geçmeyip de çevresinden dolanmayı yeğleyerek batıl inançların karanlık güçlerine yenik düşüyordu.
           
Nihayet bugün merdivenin bu durumuna daha fazla kayıtsız kalamayacağımı anladım ve şöyle bir karar aldım: Caddeye inip kimsenin yapmadığını yapacak ve merdivenin altından geçecektim. Çünkü bu kadar işkence fazlaydı artık ona.
Aşağı indim ve merdivenin başına gittim. Onu ilk defa bu kadar yakından görüyordum, adeta yüreğim parçalandı. Tahtaları ne kadar da eskimiş, basamakları ne kadar da gevşemişti. İçine itildiği yalnızlığın etkileri her yerinde belli ediyordu kendini.
Yanından geçen insanların suratlarındaki memnuniyetsiz ifadeyi artık daha açık bir şekilde fark edebiliyordum. Önce gözleriyle kibirli bir bakış fırlatıyorlar, sonra hafiften yüzlerini buruşturuyorlar ve muhtemelen içlerinden “Bu kadar hoş bir caddenin üstünde, bu iğrenç şeyin işi ne!” diyorlardı.
Bazılarına sesli olarak şunu sorma cesaretinde bulundum: “Niçin altından da geçmiyorsunuz, size ne zararı dokunur?”
Elbette ki hiçbiri cevap vermiyordu, sadece aynı ifadeyle suratıma bakmaya devam ediyorlardı. Hatta bazıları adımlarını sıklaştırarak oradan daha çabuk uzaklaşmaya bile çalıştı. Anlaşılan o ki bu soruyu sorduğum zaman benim de onlar için merdivenden bir farkım kalmıyordu.
Artık dayanamadım, daha fazla beklemenin alemi yoktu. Adımımı attım ve merdivenin altından geçtim. O an bulutların arasından sıyrılarak ışınlarını tam da onun üstüne gönderen Güneş her şeyi anlatıyordu zaten:
Merdiven belki de ömrü boyunca tadamadığı bir mutluluğa en sonunda kavuşmuştu, sevinci tahtalarından okunuyordu. Ölse de gam yemeyecek bir durumdaydı artık.
Ben de onun bu mutluluğunu gördükten sonra, yaptığım işten memnun bir biçimde evime geri döndüm.

Aynı akşam üst kat komşum Prof. Dr. Şevket Bey zilimi çaldı. Taşındığımdan beri sadece bir iki kez konuşmuşluğumuz vardı, niçin geldiğini açıkçası merak etmiştim. Kapının önünde ayaküstü konuşmaya başladık. Hal hatır sorduktan, havadan sudan bahsettikten sonra Şevket Bey’in bana sözleriyle sürekli olarak birtakım şeyler ima etmeye çalışıyor olduğunu fark ettim fakat lafı ağzında geveleyip duruyordu: Efendim, bendeniz sosyolojik bir deney falan filan, beşeri inançlar, önyargılar kem küm...
Böyle üstü kapalı olarak konuşmasına kızmıştım ve “Lütfen daha açık konuşun Şevket Bey!” dedim. O da ne yazık ki benim birazdan sinir krizi geçirmeme neden olacak şu talihsiz lafları etti: “Yani demek istediğim, şu anda üstünde çalıştığım bilimsel bir deneye örnek teşkil etmesi amacıyla merdiveni caddenin tam ortasına koyan kişi benim. Fakat siz delikanlı, bir aydan beri onun altından geçmiş ilk kişi olmayı başararak çalışmamdaki haklı yerinizi çoktan aldınız bile. Tebrikler!”
           
Anlamıştım ki kendi şahsi çıkarları doğrultusunda merdiveni o duruma sokan şerefsiz işte tam karşımda durmaktaydı. Bir de gelmiş utanmadan tebrik ediyordu beni. 
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmuştum fakat kendimi toparlamamla sinirimin tepeme çıkması da bir oldu.
Bir anda “Yaşından başından utan be adam! Başkası senin zaaflarından yararlansa iyi mi olur?” diye haykırdım ve tek bir kelime bile etmesine fırsat vermeden kapıyı Şevket Bey’in suratına çarptım. Sonra da odama koşup ağlamaya başladım.
Sürekli olarak içimden “İnsanlar ne kadar da acımasız!” diye tekrar ediyordum ki yatağın üstünde uyuyakalmışım.

Sabah uyandığımda yaptığım ilk iş hemen mutfağa koşup pencereden bakmak oldu: Merdiven paramparçaydı, belli ki intihar etmişti. Her iki ayağı da farklı yönlere uçmuş, tüm basamakları etrafa saçılmıştı.
Merdiven hiç intihar mı edermiş? Maalesef bu etmişti.
Kendini geriye doğru ittirmiş ve tüm kuvvetiyle zemine çarpmaya çalışmıştı. Sonuçta başarmıştı da.
Ama belki de böyle olmamıştı. Sakar bir herifin teki gelip yanlışlıkla çarpmıştı merdivene, bilmiyorum.
Hatta belki de Şevket Bey dün yaptığımız o konuşmadan sonra hatasını anlamış ve duyduğu pişmanlıktan dolayı merdivenin bu acı dolu varoluşuna bir son vermek istemiş de olabilir.
Fakat nedense merdivenin intihar etmiş olduğu ihtimali bana daha yüksekmiş gibi geliyor. Belki de baştan aşağı saçmalıyorumdur ki bu da bir olasılık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder