Follow by Email

11 Haziran 2011 Cumartesi

HAPİSİN GÖZÜ


















İnsan gözünü açıyor, bakıyor ve görüyor.
Aşağı uçları beton zeminle iç içe girmiş, yukarı uçlarıysa kimbilir nerelere kadar uzanan çelik parmaklıklar ardındaki küçük çocuk hıçkırıklarına engel olamadan delicesine ağlıyor. Numara mı yapıyor ya da çok mu üzülüyor gerçekten, bilincinde değil. Nasıl çıkacağım buradan, nasıl?
Parmaklıkların diğer tarafındaki postallı iki adet uzun bacak bir an bile duraksamaksızın, hiçbir hıçkırığı umursamadan volta atmaya devam ediyor. Fakat postalların sahibi adam, her adımda çıkardığı bu tekdüze kauçuk sesten kendi de sıkılıyor ve bir vakit geliyor ki bacaklar aniden çocuğun tam önünde kendilerini durduruyorlar. Kaçmayı mı düşünüyorsun? Bizim iznimiz olmadıkça şuradan şuraya adımını bile atamaz hiç kimse.
Küçük çocuk gözyaşlarını bir nebze dindirerek bacakların sahibine doğru bakıyor. Yüzünü kapatmaya çalıştığı dikey parmaklarının ve önündeki parmaklıkların arasından ne kadar görebiliyorsa artık. Ama pek de iplemiyor adamı ve kafasını başka bir yöne çeviriyor. Kaçırma ulan gözlerini! Kimle konuşuyorum ben, piç kurusu, baksana lan bana! Alimallah indiririm şu dipçiği kafana. Ben konuşurken suratıma bak lan!
Çocuk bir anda dönüyor ve adama bakmaya başlıyor dik dik. Bu bakışma beş-on dakika daha böylece devam ediyor, bakalım kimin iradesi daha güçlü? Tamam lan, bakma artık, istemiyorum. Lan çocuk, çevirsene kafanı, istemiyorum dedim. Eh be, sen hak ettin bunu!
Dipçik yavaşça çocuğun kafasını ittiriyor ve çocuk dengesini kaybederek yere düşüyor, tekrardan hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.
İnsan, kendi elinde olmadan usulca bir geri adım atıyor ve her şeye daha geniş bir açıdan bakmaya çalışıyor. Böylelikle daha demin göklere kadar uzandığı varsayılan parmaklıklar sadece bir metre uzunluğundaki on tane plastik çubuk haline geliyor. Postalların sahibi adam bir anda gençleşiyor ve ağlayan kardeşini teselli etmek için çubukların etrafından dolanarak hemen onun yanına çömeliyor. Abicim, neden sürekli böyle ağlıyorsun be canım, oyun oynu’yoz be oyun, baksana şu silaha, taka-taka-taka, plastik bu be güzelim, kıyamam sana, ağlama artık, sil şu gözyaşlarını, bak bi’ yüzüme...
Nereden çıkageldiği anlaşılmayan bir kadın çocukların yanına doğru koşuyor, bir yandan da söylenip duruyor. Mustafa, yetti artık, dilimde tüy bitti tekrar etmekten, ağlatmayacaksın bi’ daha şu çocuğu diye! İyi bir tokadı... Iııı... Aman dayağı... Ha-ha, dayak atı’cam şimdi sana, ha-ha, ay aman kusura bakmayın ya...
İnsan, geri geri gitmekten kendini alamıyor ve önünde birtakım karaltılar beliriveriyor. Yavaşça anlıyor ki bunlar birtakım insancıklar, hepsi gergin ve heyecanlı. Mucizeviymiş gibi görünen ama bir o kadar da basit bir aletin başındaki adam, kendisine doğru mahcup gözlerle bakan bu kadına basbas bağırıyor. Ablacım bu kaçıncı ya, çocuklar bile şaşırmıyor artık, yetti yani...
Diğer adamlar kendi aralarında tartışıyorlar hararetlice. Yok ağam, böyle olmayacak bu iş. Şu kıç kadar yerde çekilecek çile değil bu. Yerin dibine batsın yarışması da, aktivitesi de.
Bir adım daha geri. Böylece insan bir tüy gibi hafifleyerek tüm şu insancıkları kuşatan tuğla duvarların ve dört metrelik parmaklıkların arasından süzülüp göğe doğru havalanıyor. Gözler üst üste biniyor ve tek bir göz halini alıyor. Her ne kadar artık Tanrı’nınmış gibi gözükse de tüm hapishaneye hakim bu tepegöz bile, tuğlalar ve parmaklıklardan bir türlü kurtaramıyor kendini. Ne kadar geriye giderse gitsin! Hep çerçeve, hep bina!

1 yorum: