Follow by Email

15 Haziran 2011 Çarşamba

ÜNSÜZ HARF - 2. KISIM






















Çarpışmadan sonra kendimi ağır bir metal yığınının altında buldum. Konuşmaya çalıştım fakat sadece “tkhh, pkhh” gibi garip sesler çıkartabiliyordum. Sanırım kazada dilim kopmuştu ve yalnızca ünsüz harfleri kullanabiliyordum. (Tam tersi olması lazımdı ama hikaye işte!) Bunun dışında başka hiçbir yerimde herhangi bir sakatlık yoktu. Şu koca kütlenin altında kalmış olup hareket edememem hariç başka bir sorunum varmış gibi de gözükmüyordu.
Sabit vücudumun elverdiği kadarıyla etrafıma şöyle bir bakındım. Solumda benimle aynı yığının altında kalmış tanımadığım yaşlı bir adam vardı, halen baygındı. Sağıma döndüğümdeyse yedi-sekiz metre ötemde az önce kim olduğunu bulmaya çalıştığım adamı gördüm. O da farklı bir yığının altındaydı ama bilinci gayet yerindeydi. Aslında etrafta daha pek çok yaralı vardı ancak hiçbirisinden ses seda çıkmıyordu, bu adam hariç. “Kimdi yahu bu adam?” diye kendime tekrar sormadan duramadım.

- İmdaat! Kurtarın benii! Kimse yok muu!

Adam benim aksime her türlü ünlü harfi kullanabiliyor ve bunun sunduğu avantajlardan sonuna kadar yararlanıyordu. Durmadan bağırıyor, tek bir anlığına da olsa sustuğu görülmüyordu.

- İmdaat! Kurtarın benii! Kimse yok muu!

Bekledim, bekledim, sabırla bekledim. Fakat bu adamın bu şekilde bağırmaya devam etmesi bir süreden sonra can sıkmaya, sinir bozmaya başlamıştı. Bir de ünlü harfleri bu denli uzatması yok muydu, inadına yapıyordu sanki. En sonunda dayanamadım, “Sussana ulan Allah’ın belası herif!” diye haykırdım.
Adam, ünlüleri kullanabilmekten mahrum ağzımdan çıkmış ünsüzler silsilesi şeklindeki bu serzenişimi anlamadı elbette ama korktuğu kesindi. Yine de biraz duraksadıktan sonra kaldığı yerden tüm hızıyla devam etti.

- İmdaat! Kurtarın benii! Kimse yok muu!

Vardı. Kurtarma ekibi nihayet gelmişti bölgeye, köpekleriyle ve her türlü aletleriyle. Ancak çok da fazla kişilermiş gibi gözükmüyorlardı, en fazla yedi-sekiz filan.

- Önce beniii! Önce beni kurtarın!

Adam o kadar fazla dikkat çekiyordu ki kurtarma ekibinin ilk olarak ona yöneleceği işten bile değildi. Ben ise boşu boşuna çırpınıyordum, anlamsızca sesler çıkartmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Kurtarma ekibindekiler adamın etrafını sardı, aletlerini hazırladılar ve metali kesmeye başladılar. Birden aralarından biri şu şekilde bağırdı:

- Ama siz! Siz Faruk Üstünel’siniz! “Göz Hapsi”ndeki, filmdeki adam!

Kesme işini durdurdular ve tüm ekip hayretle adamın suratına bakmaya başladı. Tam da ekipten iki-üç kişi yardım etmek için bana doğru yönelmişti ki bu sözler üzerine onlar da adamın – Faruk Üstünel’in – başına döndüler, aval aval bakmaya başladılar.

- Evet, tabii ki oyum gerizekalılar. Şimdi işinize devam eder misiniz!

Elbette efendim ne demek, dediler sanki birer garsonmuşlarcasına ve kurtarma operasyonuna devam ettiler. Ben ise adamı nereden – uyduruk, saçma sapan bir filmden – tanıdığımı anlamamın şaşkınlığı içerisinde olduğum yerde kalakalmıştım, beklemekten başka bir çarem yoktu.
Sonuçta sadece ünsüzleri kullanabilen basit bir adamdan başka neydim ki ben, ses getiremezdim, ilgi çekemezdim. O tanımadığım, bilmediğim diye şikayet ettiğim insanlardan – mesela şu tam da yanımdaki baygın adamdan – hiçbir farkım yoktu aslında benim. Onların da benden bir farkı olmadığı gibi.
Sadece o herif... Tanıdık yüzlü herif, Faruk Üstünel... Aramızdan sadece o, birtakım farklar yaratabilecek bir güce sahipti, nitekim şimdi yaratıyordu da. Kurtarma ekibi sanki bir bebekmiş gibi kucaklayıp götürüyordu onu. Sanki bir yandan da bana, suratıma doğru bakıyordu Faruk Bey. Şefkatle ve teselli edercesine.
Sonra şunlar oldu: Kurtarma ekibi bize doğru yöneldi fakat bir anda uzman ekipten biri “Patlayacak, patlayacak!” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine tüm ekip kaçtı ve bu cehennemin dibinde tek başımıza kaldık. Yanımdaki adam sayıklıyordu: “Kadınlar, çocuklar ve ünlüler...” Söylediklerine bir anlam veremiyordum, versem ne değişecekti. Enkaz infilak etti ve nihayet öldük. Öldüm.
İşte ben bu yüzden öldüm. Otopsimde elbette ki böyle yazmayacaktı ancak ben olsam böyle yazardım. Ama yazamazdım ki ölüydüm ben. Hem de sadece şu an için değil her zaman için bir ölüydüm. Tanınmıyordum, bilinmiyordum. Şöyle anlatayım, ölü veya diri olmam insanlar için bir anlam ifade etmiyordu. İşte bu yüzden ölüydüm.
Tüm bunlar apaçık ortada olan gerçeklerdi. Kafamı karıştıran soruysa şuydu: Acaba otopsi raporum bu şekilde yayımlansaydı bilinecek, tanınacak mıydım? Dirilip yeniden hayata dönebilme fırsatına kavuşacak mıydım?
Tabii ki hayır! Bir ölüyü kim dinler, kim okurdu ki!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder