Follow by Email

9 Haziran 2011 Perşembe

GÖZ HAPSİ - 2. KISIM

Hayatımda ilk defa bir hapishaneye girecektim ve nedense daha modern bir yerle karşılaşmayı umuyordum. Ancak burası öyle bir yerdi ki kafamdaki eski zaman zindanlarıyla adeta birebir örtüşür nitelikteydi: Taş bir bina, karanlık koridorlar, duvarlarda meşaleler, rutubetli, küf kokan hücreler, pas tutmuş parmaklıklar, yer yer iskeletler, fareler, örümcekler...
İçeri girdikten sonra görevliye benzer birisini bulup arkadaşımın ismini söyledim ve kendisini ziyarete geldiğimi belirttim. Tok bir sesle “Beni takip et!” dedi ve arkadaşımın hücresinin önüne kadar bana eşlik etti. Oraya vardığımızda cebinden büyükçe bir kum saati çıkarıp taş zemin üstüne ters çevirerek koydu. “Koridorun sonundan sizi izliyor olacağım, otuz dakikayı geçmeyecek!” dedi ve ikide bir arkasına dönüp bizi keserek koridorun ucuna doğru yavaşça yürüdü.
Arkadaşım beni gördüğünde duvara asılı tahta yatağından hışımla kalkmıştı. Parmaklıkların arasından elini uzattı, tokalaştık. Ben “Yahu burası nasıl yer, devletin hapishanesi böyle mi oluyormuş!” diye şaşkınlığımı dile getirecektim ki sözümü yarıda kesti ve tıpkı bir makineli tüfek gibi hiç ara vermeden konuşmaya başladı:

- Bırak şimdi devleti filan, şimdi senden sadece söyleyeceklerime kulak vermeni istiyorum. Kafam fazlasıyla karışık ve halen hiçbir şeyden tam olarak emin değilim. Buraya neden getirildiğimi de kesinlikle bilmiyorum, hatta böyle bir şeyi tahmin bile etmeye dair hiçbir şey yok kafamda. Ancak burada öyle de bir gerçekle karşılaştım ki herhalde başka bir yerde bunu anlayacak bilince erişemezdim, bazen iyi ki de böyle olmuş diyorum. Şu an tek niyetim bunu sana açıklayabilmek, lütfen dikkatle dinle beni. Elimden geldiğince basite indirgemeye çalışacağım: Sen benim bir metre önümde duruyorsun ve özgürsün, değil mi? Ben de senin bir metre önünde duruyorum ama özgür değilim, peki ya neden böyle, işte tek isteğim sana bunu anlatmaktır. Ben biliyorum ki şu vakit benimle senin arandaki bu ince farkı yaratan şeyler sadece şu önümüzdeki demir parmaklıklardır, bir hapishaneyi anlamlı kılan şeylerdir işte bu parmaklıklar. Bunu özgürken anlamak çok zor farkındayım ama şöyle de bir şey var ki....

Sanki can kulağıyla dinliyormuş gibi tüm anlattıklarına sürekli kafa sallıyordum. Maalesef pek de felsefe çekecek havamda değildim, bu yüzden yapabileceğim tek şey içten içe sıkılarak görüşme süresinin bitmesini beklemekti.
Arkadaşım son kum tanesi düşerken bile konuşmasını sürdürüyordu fakat birazdan görevli adam geldi ve beni hiçbir şey söylemeden kolumdan tutup sürüklemeye başladı. Arkadaşım ise halen konuşmaktaydı, bir şeyler açıklamaya çalışmaktaydı ama en son, beni oradan çıkartırlarken, kollarını parmaklıklardan ileri doğru yalvarır gibi uzatarak şu şekilde haykırdığını duyar gibi oldum: “Yine de her şeye rağmen... Her şeye rağmen... Lütfen, kurtar beni!”
Yarım saatlik felsefi bir nutuk karnımı yeniden acıktırmıştı. Çok da vakit geçmemişti aslında yemek yememin üstünden. Buna rağmen, belki de hapishanenin boğuk havasının ters etki yapmasından olacak, kurt gibi acıkmıştım. Neyse ki gideceğim yer belliydi: “Plazmalı Karadeniz Pidecisi”
“Selamün aleyküm, yine ben.” diyerek içeri daldım ama demin oturmuş olduğum, plazmanın hemen karşısındaki masanın dolu olduğunu görünce biraz duraksadım. Keşke boş olsaydı, yine tam karşıdan güzel bir film izlerdim belki diye hayıflandım ama yapacak bir şey yoktu, eli mahkum biraz daha uzak bir masaya oturdum derhal. Garsonu beklerken, bari şu benim masaya oturanlara sert bir bakış atayım da rahatsız olsunlar, dedim içimden ve o masaya doğru tip tip bakmaya başladım. Adamlar nedense çok tanıdık gelmişlerdi bana, hatta tanıdık ne kelime, ben biraz önce görmüştüm bunları sanki.
Allahım, bu da neydi lan böyle! Cengiz Köprücü’yle Faruk Üstünel’di bunlar, hani şu başroldeki adamlar.
Hemen masalarının yanına gidip başlarına dikildim ve kendimde olmadan, biraz da kekeleyerek ağzımdan şu soru çıktı: “Si-siz? Na-nasıl da kaçabildiniz hapisten?” İkisi de bön bön suratıma baktı, hiçbir şey demediler. Ben de parmağımla plazmayı göstererek tekrarladım: “Siz daha demin bunun içindeydiniz, na-nasıl da hemen kaçabildiniz?”
Küçük bir duraksama yaşadılar. Sonra Faruk aniden gülmeye başladı ve çok geçmeden Cengiz’in kahkahaları da Faruk’inkilere katıldı.
Cengiz, “Ha-ha-ha! Biz ikimiz komşuyuz, karşı apartmanda oturuyoruz yahu!” dedi.
Faruk da “Televizyon işte azizim, ne kadar da büyülü bir alet!” dedi.
O an, her ne kadar adam gibi dinlememiş olsam da arkadaşımın konuşmasından küçük bir bölüm aklımı teğet geçti: “...bir hapishaneyi anlamlı kılan şeylerdir işte bu parmaklıklar.”
Nitekim bu adamlarla aramda herhangi bir parmaklık yoktu ki zaten olması da biraz abes kaçardı. Onlar da aynen benim gibi özgürdüler.
Ağzımı bile açmadan masama geri döndüm, bir kuşbaşı-kaşarlı pideyle yanında bir tane ayran söyledim. Yemeği beklerken bu adamlar birden ayağa kalkıp bana doğru döndüler ve kollarını uzatarak “Lütfen, kurtar bizi!” diye bağırdılar, hayvanlar gibi gülmeye başladılar.
Sinirim bozulmuştu, siparişimi iptal ettirip mekandan çıktım, eve doğru yola koyuldum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder