Follow by Email

9 Haziran 2011 Perşembe

GÖZ HAPSİ - 1. KISIM

Bugün öğleden sonra hapisteki bir arkadaşımı ziyaret edecektim. Hapishane fazlasıyla uzaktı evime, bu yüzden sabah erkenden kalkıp yola çıktım.
Toplam iki vasıta değiştirerek hapishanenin bulunduğu semte vardım fakat fena halde karnım acıkmıştı. Zaten yolculuklar hep acıktırmıştır beni, her ne kadar bu yolculuğum uyduruk bir belediye otobüsü ve taksiden ibaret olsa da.
Ziyaret saatinin başlamasına daha vardı, bundan ötürü önce karnımı doyurmam gerekiyordu, sonra da gidecektim ziyarete.
Ben semtin sokaklarında turlarken zihnim ve gözlerim, kaliteli ve uygun bir lokanta bulmaya odaklanmışlardı, nitekim çok geçmeden de öyle olduğuna inandığım bir tanesini buldular.
Bir Karadeniz pidecisiydi burası ve dükkana ilk adımımı attığım andan itibaren burnuma gelen kokulardan ve etrafın temizliğinden işlerinin ehli oldukları belliydi. Belki biraz pahalı bir yer olması olasıydı fakat içerideki plazma televizyonu da görünce bir müşteri olarak çoktan kazanmışlardı beni.
Hemen plazmanın karşısındaki bir masaya kuruldum ve bir kuşbaşı-kaşarlı pideyle yanına bir tane ayran siparişi verdim.
Yemeği beklerken televizyonu izlemeye koyuldum ancak televizyonda düzgün bir şey yoktu. Dükkanın içinde benden başka bir müşterinin olmamasının da verdiği güvenle garsondan kumandayı rica ettim, sağolsun hemen verdi ve kanalları değiştirmeye başladım. Tam da doğru düzgün hiçbir şey olmadığına ve plazmaya boşu boşuna aldandığıma kanaat getirecektim ki birden çok iyi olduğunu bildiğim bir filme rastgeldim. Son zaman Türk sinemasının en iyilerinden biri olan “Göz Hapsi”ydi bu.
Bu filme sinemada gitmiştim fakat sonunu izleyememiştim, çünkü çok acil bir işim çıkmış, salonu terk etmiştim.
Şimdiyse filmin sonları yaklaşmıştı ve herkesin öve öve bitiremediği şu meşhur finali nihayet izleyebileceğim için birdenbire heyecanlanmıştım.
Bu esnada yemeği getirdiler. Alelacele yemeye başladım, zaten tam bitirdiğimde de izleyemediğim kısım denk geldi ve dikkatimi filme daha da bir yoğunlaştırdım.
Son sahne gerçekten de herkesin dediği kadar vardı ve filmin bütünüyle birlikte düşününce hakikaten anlamlıydı:
Ekranda sadece demir parmaklıklar ve onların ardındaki başrol oyuncuları, Cengiz Köprücü’yle Faruk Üstünel vardı. Filmin başından beri belli edilenin aksine, şaşırtıcı bir biçimde hapisten - hem de başrol olmalarına rağmen - sadece ikisi kaçamamıştı ve çok etkileyici bir tonla, kollarını parmaklıklardan ekrana doğru uzatarak şunu diyorlardı: “Lütfen, kurtarın bizi!” Film de burada bitiyordu.
Hem yemekten hem de filmin sonundan duyduğum memnuniyet bu mekanı tekrar gelinesi yerler listesinde en üst sıralara kadar çıkarmıştı. Yine aynı memnuniyetle hesabı ödeyip fazlasıyla mutlu bir şekilde dışarı çıktım. Artık geriye hapishanenin yolunu tutmak kalıyordu.
Hapisteki arkadaşım tanınmış bir üniversitenin felsefe bölümünden daha yeni mezun olmuş, şimdilerde asistanlığa hazırlanan, basit ve mütevazi fakat son derece yetenekli olduğu her halinden belli sevdiğim bir insandı, hatta en iyi arkadaşlarımdan biriydi.
Fakat ne olduysa tam iki hafta önce olmuştu:
Çalışma masasının başında her zamanki gibi oturuyormuş. Kahvesini, sigarasını içiyor ve en basitinden sadece düşünüyormuş. Hani tam da uyumadan önce düşüncelerimiz iyice saçmalamaya başlar ve bizi uykuya doğru iterler ya işte aynı şekilde arkadaşımın da aklına daha önceden hiç düşünmediği uçuk kaçık fikirler gelip duruyormuş. Bunları mutlaka not etmesi gerektiğinin bilincine varmış ama uyku o kadar fena bastırmış ki başı masanın üstüne düşmüş ve adeta bayılır gibi uykuya dalmış.
Ertesi gün uyandığında kendini bir hücrenin içinde tek başına bulmuş, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Hücresinin önünden geçen insanlara neler olup bittiğini, oraya nasıl getirildiğini, suçunun ne olduğunu sormuş yüzlerce kez fakat kendisine söylenen tek şey, isterse ailesine ya da yakınlarına mektupla haber verip burayı ziyarete gelebileceklerini bildirebileceğiymiş, zaten bundan başka da hiçbir hakka sahip değilmiş. Birtakım olaylar açıkça belli olup gerekli işlemler hallolana kadar kendisinden sadece hücresinde sessizce oturması bekleniyormuş.
Ailesiyle dün görüşmüş, beni de bugün için bekliyormuş. Söyleyeceği çok önemli şeyler varmış. Ziyaret saati öğleden sonraymış.
Bana yazdığı mektupta da bunlar yazıyordu zaten. Nitekim ben de gelmiştim artık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder