Follow by Email

7 Haziran 2011 Salı

FOTOĞRAFLAR

“Bir gün, tüm dünya beni tanıyacak!” diye sinirlenerek haykırdı arkadaşlarına. Topu topu üç arkadaşı vardı zaten. Kendisini – dul annesi hariç – adam gibi tanıyan, dünya üstündeki üç tane varlık. Bağırması pek hoş olmamıştı. Onlar da kendisinden yüz çevirirse kim kalırdı başka geriye?
Ama katıla katıla gülüyorlardı arkadaşları. Her gece parktaki duvarın dibine çöküp biralarını içerlerken hep aynı sahneyi izliyorlardı: “Bir gün, tüm dünya beni tanıyacak!” diye tepinip duran, kahkahaları duyunca da daha fazla çıldıran bir genç. İş yok, güç yok, lise terk. Tek eğlenceleri buydu.
Bu gece her zamankinden fazla kızmıştı bu genç. “Siz daha gülün! Benim planım var, planım!” diyerek yanlarından ayrıldı vedalaşmadan. Halen gülüyorlardı.
Gencin adı Mehmet’ti. Soyadı Yılmaz.
Türkiye’de en çok bulunan ada ve soyada sahip olmak, tanınma arzusuyla yanıp tutuşan birisi için ne de büyük şanssızlıktı.
Sönük karakterli, çok konuşmayan bir gençti. Hatırda kalmayan, ne çirkin ne de güzel bir surata sahipti. Onu sima olarak bile hatırlayanların sayısının iki elin parmaklarını geçkin olduğu söylenemezdi. Bu denli sıradan ve önemsiz bir yüzdü onunkisi.
Sadece gözleri. Dikkatli bakıldığında ışıl ışıl parlayan iki adet belirsiz gariplik. Tanımlanamayan ve buğulu.
Evine girdiğinde annesi televizyon izliyordu. Dünyaca ünlü bir aktörün filmi vardı televizyonda. Mehmet “Merhaba, ana!” dedi. Annesi oğlunun yüzüne bakmadan “Merhaba!” dedi, filmi izlemeye devam etti.
Kendisiyle ilgilenilmemesine kızmıştı Mehmet. Evin içinde televizyondan başka uğraşılacak bir şey yoktu. O da annesi tarafından işgal edilmiş olduğundan odasına gitti ve uyudu hemen.
           
Sabah erkenden kalktı. Büyük bir gündü o gün. Yıllardır kafasında kurduğu basit ama şeytani planını uygulamaya başlıyordu artık.
Kahvaltılık bir şeyler atıştırdı. Mümkün olan en şık şekilde giyindi ve vakit geçirmeden evden çıktı. Varoşlardaki evinden şehir merkezine ulaşabilmek epey zaman alacaktı.
Bindiği tüm araçlar sıkış tıkıştı. Tanımadığı onlarca insan arasında sürekli ezilip kalıyordu. Tüm yolculuğu boyunca kafasına nedense şu soru takılıp durdu: “Şu güne kadar bindiğim toplu taşıma araçlarından neden hiçbirisinin şoförünü hatırlamıyorum. İnsan bir tanesini bile hatırlamaz mı?”
Evden çıkışından iki saat sonra, bin bir vasıta değiştirmiş olarak nihayet Sultanahmet’e vardı. Tarihi dokunun nüfuz ettiği ağır havayı ciğerlerine doldurarak canlanmaya çalıştı. Sonra da hemen Topkapı Sarayı’na yöneldi, içeri girdi.
Onlarca kez girip çıkmıştı buraya öğrenciyken. Ama artık öğrenci değildi ve bilete para ödemesi gerekiyordu. Bu durum ona biraz koysa da büyük tasarısı karşısındaki önemsiz bir problemdi sadece.
Sandığından daha erken gelmişti buraya. Sarayı dolaşan yeteri kadar insan yoktu civarda. Bu sebeple biraz zaman öldürmek için padişah portrelerinin sergilendiği salona gitti. Resimlere teker teker dikkatle baktı. Boş bir çerçeve ilgisini çekmişti bunca yakışıklı ve şık padişahın arasında. Kıyıda köşede bir yere asılmış bu çerçevenin önüne geldi, altındaki yazıyı okudu: “Hakimzadeli Şevket Ceyyar Paşa”
Heybetli ve şatafatlı ismine bakılırsa önemli birisi olduğu belliydi bu adamın. Ama her nedense çerçevenin içi boştu, yoktu resim falan. Üzüldü onun adına.
Salondan dışarı çıktı. Çevrede dolaşanların sayısı artmıştı. Bu kişilerin çoğunun turist olması yüzünü güldürdü, bir anda keyfi yerine geldi.
Hazırdı artık. Sarayın belki de en iyi manzarasına sahip yeri olan “İftariye Kameriyesi”ne gitti. Bir turistin, Haliç’in eşsiz güzelliğini gören bu yere gelip de fotoğraf çekmemesi imkansızdı. Padişahların iftarlarını bu manzara eşliğinde yapmalarının ardında bir keramet vardı elbet. Mehmet biliyordu bu kerameti. Hem de sarayı daha ilk ziyaretinden beri. Tüm dünyanın bir şekilde buluşabileceği kutsal bir mekandı burası belki de. Eşsiz bir manzara ve görselliğin doruk noktası.
Eğer bu manzaranın bir tablosu yapılsaydı tablonun en göze batan yeri herhalde Mehmet’in şu an durduğu konum olurdu. Sessizce bekledi bulunduğu yerde.
Önüne üç tane Japon turist geldi. İkisi karı-kocaydı. Manzarayı gördüklerinde her turistin bilinçaltında muhafaza ettiği, yabancı bir ülkenin gizemini ölümsüzleştirme refleksleri harekete geçti. Fotoğraf makinesini üçüncü Japon’a verdiler ve Japon çift, objektife bakarak sosyal, psikolojik, ekonomik herhangi bir sıkıntıdan uzak bir şekilde pişmiş kelle gibi sırıttı.
Deklanşöre basıldı ve Mehmet’in dahiyane planı başladı.
O gün aynı manzarayı kadraja alan makine sadece bu makine değildi.

Bir ay sonra Japon çift ülkesine geri dönmüştü. Döndükleri zaman yaptıkları ilk işlerden biri bu resmi büyütüp duvarlarına asmak olmuştu.
O sabah kadın kocasından erken kalkmıştı. Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa giderken evlerinin en orta yerine astıkları bu resme gözleri şöyle bir takılıp kaldı. “Mutluluğun resmi budur herhalde.” diye düşünürken resmin arka planında duran birisi çekti dikkatini. Daha önce fotoğrafı pek çok defa incelemesine rağmen bu kişiyi ilk defa görüyordu: Basit ve sıradan bir surata sahip birisi. Peki ya gözleri?
Fotoğrafın iki boyutluluğunu delerek üçüncü boyuta geçen, bu garip gözlerin içinden süzülen delici bakışlar bir anlığına nefes alamamasına neden oldu kadının. Hemen kafasını çevirdi ve mutfağa gidip kahvaltıyı hazırlamaya koyuldu.
Kadın hayatı boyunca bir daha asla bu gözlere bakmayacaktı. Ama yine de, gözlerin anlamlı kıldığı bu basit ve sıradan suratı da hayatı boyunca unutamayacaktı. Aynı duyguyu kocası da paylaşacaktı daha sonra. Hem de bu durumdan karısını haberdar etmeksizin.
Aynı esnada Amerika’da dört kişilik bir aile hep birlikte bir fotoğraf albümüne bakıyordu. Daha bir ay önce gittikleri ama adını şimdiden unuttukları bir ülkenin resimlerine gelmişti sıra. Arka planında birçok caminin ve akarsu benzeri bir oluşumun bulunduğu bir fotoğraf vardı. Ailenin küçük  kızı mevzu bahis bakışların aynısını bu fotoğrafın derinliklerinde bir yerde görünce küçük bir çığlık attı ve toplam sekiz tane göz bir anda aynı noktaya dikildi. O gece her biri, bu bakışların ait olduğu suratı gördü rüyasında. Ertesi gün hiçbiri birbirlerine bundan bahsetmedi. Bu surat uzunca bir süre yer tutacaktı belleklerinde.
Yine aynı esnada Finlandiya’da üniversiteli bir öğrenci bir ay önce İstanbul’da çekmiş olduğu, bilgisayarındaki resimleri inceliyordu. Bu genç söz konusu bakışları gördüğü zaman elinde tuttuğu çay fincanını yere düşürdü ve bütün gün etkisinden kurtulamadığı bir huzursuzluk sardı benliğini. Tam bir yıl sonra, Dünya’nın intihar oranı en yüksek ülkelerinden biri olan memleketine yeni bir istatistik olarak eklenirken bile bu genç halen, o gözlere sahip olan suratı düşünecekti.

Fransa’da, Almanya’da, İspanya’da, İngiltere’de ve rahatça seyahat edebilme özgürlüğüne sahip dünyanın tüm diğer ülkelerinde bunlar gibi pek çok olay yaşandı. Hepsini teker teker anlatmak anlamsız.
Tabii ki tüm dünya tanımıyordu şimdilik Mehmet’i. Ama böyle böyle tanıtacaktı kendisini.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder