Follow by Email

2 Haziran 2011 Perşembe

FIKRA

Bir gün evde yine sıkılırken, çok fazla bilimkurgu izlemiş benliğim beni geçmişe doğru bir zaman yolculuğuna çıkarmak amacıyla huysuzlanıp duruyordu. Bu huysuzluğumun şu an baş gösteriyor olmasına rağmen –di’li geçmiş zaman kullanmaktaki ısrarımı bir türlü anlayamıyordum. Sanırım yatak üstünde düşler kurarken şimdiyi kaybeden bilincim mevcut mantığımdan kurtularak pek de düzgün çalışamıyordu.
Küçük bir göz kırpmasından sonra şöyle bir etrafıma baktığım zaman ilkokulda olduğumu anlıyorum. Kiplerdeki kayma ise benim için halen bir sır olarak kalıyor.
Bir sınıf dolusu otuz küsür veledin arasındayım. Derhal yetişkin terbiyesizliğim dizginleri eline alıyor ve saydırmaya başlıyor: İçi geçmiş tahta sıralar üstünde kimileri üçlü yapıyor, kimileri çiftli. Harem, selam. Selam, harem. Kız erkek kız. Erkek kız, kız erkek ve kümeler dersinden öğrendiğimiz üzere akla gelebilecek her türlü olasılık, pozisyon, sapıklık, ayıp, günah...
Kalem omuza, kokulu silgi ve kalemtraşlılar derken çocuksu zihnimi dolduran nostalji şehveti, iki adet kız tarafından tost yapılıyor olduğum gerçeğini aniden suratıma çarpıyor. Üç küçük beden tek sırada. Tanışsam mı acaba? Ne gerek var, Sümüklü Müge değil mi bu solumdaki, teneffüste beni öpmeye çalışırken yanından kaçtığım? Sağımdaki de Ketçap Tuğba, tuvalette bir şey mi göstermeye çalışıyordu bana, yine kaçmıştım, hatırlayamıyorum. Ah be güzellerim, şimdiki aklım olsa, ne aklı, sekiz yaşındayım ben. Şanslı bir piçim. Kamışa su mu yürüyor, çavuş ne yapıyor, hiçbir şey bilmediğim için bir o kadar da şanssızım. Aman be boşver, canım sıkıldı, en iyisi sümüğümü yiyeyim, kimse bir şey demiyor.
“Her büyük adam bir zamanlar küçüktü.” sözüne nispet, parmağımı kaldırarak söz istiyorum: “Her küçük adam bir zaman büyüyecek, örtmenim.” Adam, ne dediğimi bile duymadan bana “Afferim, çocu’um!” diyor ve yoklamaya başlıyor çocukları, elleriyle, saymak için değil, okşuyor, sübyancı mı lan, aman bana ne ya!
Fuat, burada. Melis, burada. Fatih, burada. Meryem, burda. Mehmet, burda. Cengiz, barda. Kamil, çiftçi. Recep, oduncu. Yiğit, subay. Cansu, dişçi. Furkan, işçi. Zeki, kapıcı. Cenk, bankacı. Tuğçe, hostes. Elif, evli. Ozan, şair. Emre, hakim. Fethi, hakem. Umut, hapis. Selda, kuaför. Berk, serbest. Gökhan, mühendis. Cemil, imam. Burak, öldü. Tuğba, fahişe. Deniz travesti. Ve her türlü olasılık. Kümelerin çok yararını görüyoruz bugün.
Öğretmen de diyor ki ben de Mustafa. Öğretmenim. Borcum ve derdim çok, karımla sorunlar yaşıyorum, çocuk deseniz hayırsız çıktı ve artık derse başlayabiliriz.
Öğretmen, hayat bilgisi kitabının kapağını açıp okumaya başladığı zaman hayata atılacağım yerde uykuya dalıyorum. Rüyamda yatağıma yatmışım ve tavana doğru bakıp geçmişimi düşünmeye çalışıyormuşum. Benden habersiz dersin sonlarına doğru yaklaşırlarken büyük bir gürültüyle tekrar sınıfın içine uyanıyorum.
Kendini halen çocuk hissedenler bağırıyorlar: Örtmenim örtmenim örtmen öğürtmen...
Daha şimdiden geleceğe hazırlananlar ise böğürüyorlar: Hoca moca moca mocam...
Peki çocuklar peki, bir tane daha anlatacağım, ama bu son olacak ona göre.
Yaşasın, heyt bee, aslan hoca!
Salak bir fıkra anlatacak bu herif yine. Dinlememeliyim. Kapamalıyım kulaklarımı. Ama olmuyor. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, kendini beğenmişliğin sesi zihnimi tırmalamaya devam ediyor.
Evet çocuklar, bizim Nasret Hoca’yı biliyorsunuz. Bir gün Nasret Hoca yemek yapacak evinde, bir kazana ihtiyacı oluyor, fakat gelin görün ki evde kazan yok. Hoca da hemen komşusuna gidiyor ve diyor ki komşucuğum, sende fazladan kazan var mı? Komşu da diyor ki sana kazan mı olmaz be hocam, al bakalım, ama yarın gelirim almaya, biz de yemek yiyeceğiz haliyle. Her neyse, hoca hemen gidiyor evine ve kazanı şöyle bir yokluyor. Diyor ki kendi kendine, yahu bu kazan bizim hatundan daha güzel be, dur ben şununla biraz takılayım. Hoca, kazanın yanında vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor ve gel zaman git zaman sabah oluveriyor, komşu da hemen damlıyor kapıya. Nasret Hoca ağzının tadını biliyor tabii, vermek istemiyor kazanı. Bu yüzden ufak bir tencere buluyor, veriyor adama ve diyor ki komşucuğum senin kazan doğurdu, doğurduğu için de yoruldu, sen al bakalım şimdilik bunu, kazanı da yarın alırsın. Adam, tencereyi kapıp ağzı kulaklarında hemen evine koşuyor. Vakit yine su gibi akıp geçiyor ve ertesi gün komşu tekrar dayanıyor kapıya: Hadi bakalım hocam, ver artık kazanımı. Bizim hoca hiç niyetli değil elbet gül gibi kazanı geri vermeye. Senin kazan öldü, diyor komşuya. Komşu da ağlamaklı, nasıl öldü hocam diye soruyor. S.ktim öldü, deyiveriyor hoca. Komşu halen ısrarcı, yahu kazan hiç ölür mü, diyor hocaya. Eee bizim hoca da boş durur mu, yapıştırıyor hemen cevabı: Ulan s.ktim öldü işte, başka türlü nasıl doğuracak?
He he! Öğretmen “s.k” dedi. He he he! Gülmeliyiz. Evet, gülmeliyiz. Kusana kadar. Ölene kadar.
Otuz küsür çocuğun salak salak durmadan gülmesi hiç mi hiç çekilmiyor. Bunca kafasız veledi güldürmüş olmanın verdiği rahatlıkla öğretmen de şımardıkça şımarıyor, fıkra üstüne fıkra anlatıyor.
Dayanamadım daha fazla. Gözlerimi açtım ve kendimi yataktan düşmüş bir vaziyette buldum. Bu herif fıkrayı cidden böyle mi anlatmıştı? Komikmiş lan!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder