Follow by Email

30 Haziran 2011 Perşembe

YAZIN DELİSİ

















Hiç durmadan konuşan, her türlü düşüncesini hiçbir tabu gözetmeden ifade etmeye çalışan ve bunu başarmak için istediği şekilde davranan kişilere deli denir ve susturulmaları gerekir. (Gerektiğini söylüyorlar, toplumun huzuru, bütünlüğü, istikrarı bozulurmuş.)
Benden oldukça efendi bir insan olarak söz ederler, yani bana kimse bugüne kadar deli demedi. Ama gerçek ve yazınsal kişilikleri ayrı yerlere koymak gerekir, elbette ki ikisinin iç içe girdiği noktalar vardır ancak bir insan isterse sadece kağıt üzerinde delirebilir, gerçek hayatta da deli olmasına gerek yoktur. Kalemi alır eline ve saçmalar da saçmalar, kimse onu tutamaz, aklına bir deli gömleği giydiremez, mümkün değildir henüz bu.
İnsanlar düşünür ve ne düşündüğünü sonra hatırlamak için de yazar. Ne şekilde düşünebileceğini kimse kimseye söyleyemez, o halde ne yazacağını da. Delilerin hepsi birer Süpermen’dir, kelimeden kelimeye uçarlar, hay Allah, yazarak delireni tımarhaneye kapatmak gibi bir yasa da yok ki, yaşadı o zaman onlar, rahat bırakın bizi, zaten hiçbir zaman tutamayacaksınız, istersem sonsuza kadar bir şeyler yazarım, saçmalarım, siz ne yapabilirsiniz ki! Okumazsınız biter. Eh, ben de bir tek bundan korkuyorum en nihayetinde. Okuyun, tamam mı? Bir daha saçmalamayacağım, söz!
Ama anlattıklarından pratik bir fayda sağlanmaya görsün, o deli bir anda dahi olarak adlandırılır, ikisi arasındaki ince çizgiyi her daim kendi çıkarları doğrultusunda başkaları belirler. Benim durumum için, misal yayıncım benden para kazanmaya başlasın bir kere, övgülerin ardı arkası kesilmez bu sefer.
Ama tamam tamam, susuyorum artık vallahi. Ambulans sesleri duyulmaya başladı ufaktan, biri beni ihbar etti galiba. Kaçıyorum.

29 Haziran 2011 Çarşamba

YABANCI
















Lisede eğitim dilimiz Fransızca'ydı. Gençliğim boyunca ne zaman Fransızca'yla muhattap olduysam konu edebiyat, sanat, felsefe, sosyoloji, psikoloji oluyordu zorunlu olarak, benim başka nelerden bahsetmek istediğime bakılmaksızın. Asla yaşıtım bir Fransız arkadaşım olmamıştı ama onlarca Fransız hoca tanımıştım. Mezuniyetten sonra üniversitedeki eğitim dilimin de Fransızca olması ve benim halen hoca olmayan bir Fransız tanımamam, bir arkadaş edinmemem, bir manita yapmamam, bu dilin salt akademik bir dil olduğuna dair edindiğim yanılsamayı pekiştirdikçe pekiştirdi zihnimde. Bu sebeple ne zaman Fransızca konuşan birilerini görsem sanki mutlaka inanılmaz derin konulardan bahsediyorlarmış gibi geliyordu. “Nüfus cüzdanımın arkalı önlü fotokopisi lazım.”, “Şaraba zam gelmiş.”, “Bi' yarım ekmek arası rokfor yapsana lan.”, “Oğlum şimdi mevsimi bu frambuazların, yesene bi' tane, yüzüne kan gelir.”, “PSG bu hafta üzdü bizi.”, “Kakam geldi.”, “En son sen mi girdin lan tuvalete, dikmişsin Eyfel Kulesi’ni, bravo!”, “Beş euro, beş euro, beş eurooo!”... İşte bunlar bir Fransız'ın ağzından dökülmesi çok uzak, hatta imkansız söylemlerdi benim için.
Salonda oturmuş, gözümü tavana dikmiş bunları aklımdan geçiriyorken ben, henüz daha yeni birlikte eve çıktığımız Guillaume'un sesi geldi mutfaktan: “Siktir ya, ekmek yok.” Evet, hayatımdaki ilk Fransız arkadaşım da Türkçe biliyordu aynen benim gibi. Annesi Fransız'dı, babası Türk, ayrılmışlardı, babasının yanında kalmıştı uzun yıllar. Gerçi pek bilmiyordum geçmişini, yeni tanışmış, şartlar gereğince de hemen eve çıkmıştık. Evet, bula bula bunu bulabilmiştim anca. Ama yine de bir Fransız’dı ve Türkçe bile olsa ağzını açtığı anda edebiyat, felsefe döktürecekmiş gibi geliyordu bana halen. Ben bu adamla aynı evde bir yıl kalsam yüz kitap okumuş kadar olurum herhalde diye düşünmeye devam ediyordum safça. Oysaki Guillaume mutfaktan şu şekilde bağırmayı sürdüyordu: “Oğlum, sikicem, ekmek yok ya!” Bir umut karşılık verdim ben de salondan bağırarak: “Ontolojik anlamda mı ekmek yok, Guillaume'cuğum!” Söylemesini hiç ummadığım sözlerine devam etti Guillaume: “Oğlum Erdem, çok açım lan, ekmek alsana bana, katık edecektim, bok gibi kaldım şimdi önümde soğuk çorbayla! Hadi be abi, beş milyon veririm bak - paradan sıfırlar atılalı iki yıl oluyordu - nasıl üşeniyorum biliyo' musun beş kat merdiven inip çıkmaya, hadi lan on olsun, seni mi kırıcam, hadi be mösyö!” Büyük bir hayal kırıklığı içinde “Peki Guillaume'cuğum.” dedim, “Yok para istemez, benim derdim bana yeter.” dedim ve beş kat merdiven inip çıkarak eve elimde ekmekle gelince bambaşka bir insan olmuştum artık. Hayvana bak, yarım ekmek doğradı tabağın içine, çüş! Ekmeği parçalayan dişlerinin arasından, tekrar ısıtılmış çorbanın sıcaklığından ötürü kırmızılaşmış dilini görüyordum habire Guillaume'un. İşte o zaman anladım ki ekmek olmazsa dil ne boka yarar! Tam o sırada bir arkadaşım aradı, bereket sol eğilimli bir arkadaştı, dünyayı baştan aşağı değiştirecek bir aforizmaymış gibi söyleyiverdim hemen bu cümleyi, iyi bulmuşsun dedi, ne için aradın diye sordum, hiç ya dedi, öylesine aradım, n'aber nasılsın diye, sonra da kapadı telefonu. Halbuki ben halkların kardeşliğine dair uzun bir sohbet edecektik sanıyordum. Olmadı. Guillaume tekrar seslendi içeriden: “Oğlum, Kur'an çarpsın seni bile yiyebilirim, ekmek alsana bi' tane daha be, n'oolur!” Artık daha fazla dayanamadım: “Oğlum sen Fransız'sın lan, kendine gel, ne zaman öğrendin bu lafları?” O da bir saniye bile düşünmeden, hiçbir garip durum yokmuşcasına, sanki günlük bir diyaloğu sürdürürmüş gibi dedi ki “Ne var abi, normal laflar işte, sen onu bunu bırak, bi' de gofret çukulata filan da al gelirken, iki buçuk litrelik kola da olur, sevindir şaşırt beni, hadi mon amour!”
Yüzyılın tespiti gibi sunmak istemiyorum bunu ama zaten genel olarak şu mösyö dediğim adamların da, yıllardır eğitim dili olarak öğrendiğim Fransızca'yla futbol konuşmalarını, içinde bir damla dahi romantizm bulundurmayan karı-kız muhabbeti yapmalarını algılayamıyordu aklım, beynim duruyordu kimi zaman, engelleyemediğim aptal bir tebessüm yayılıyordu hemen ağzıma. He-he, Fener, Cimbom, Marseille, Carla Bruni de taş gibi, demekten kendimi alamıyordum ben de onlarla birlikte. Almanca kaba dil, Fransızca aşk diliymiş, sevsinler sizi.
Sonuç olarak Guillaume'u, fevkalade düzeydeki uygunluğundan ötürü kurgu bir karakter haline getirmek istedim. Böylece beylikleşmiş Türk-Avrupalı imgeleri üzerinden kendi dilimi, kültürümü farklı bir şekilde inceleyebilecek, anlatabilecektim. O anda Guillaume yanımda birden osurunca ve he-he diye kısacık gülünce ve televizyonda “Ulusa Sesleniş”i – doğal olarak – hiçbir şey olmamış gibi izlemeye devam edince vazgeçtim bu hayalden elbet.

28 Haziran 2011 Salı

EKSTRALAR

















Kamera arkasıdır bu kitap, yeni bir tabirle ifade etmek gerekirse. Her şey nasıl yazılmış hepsini öğreneceksiniz, ama maalesef konuyu değil. Çıkarımlarda bulunamayacağınız anlamına gelmesin bu elbet, kalem arkasından ne kadar mümkünse artık. Pornografik bir biyografi. Gizli saklı hiçbir şey kalmayacak. Yazar çıplak!

27 Haziran 2011 Pazartesi

BÜYÜK PLAN



















“İki çok yetenekli hırsız eskisi vardır, yolları bir şekilde kesişir ve çok iyi arkadaş olurlar. İki kafadar eski günlerine dönmek isterler ve akıl almayacak bir banka soygunu planlarlar: 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü'nde saat dokuzu beş geçe sirenler çalarken, tüm insanlar sanki enselerinde kendilerine komut veren bir çip varmışcasına hazr'oldayken ve bütün Türkiye'de hayat neredeyse durmuşken Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nı soyacaklardır. Bir yıl boyunca bu planı ince ince dokurlar ve neşeli, hüzünlü pek çok mesele atlatırlar, tabii bu arada dostluk bağları da iyice pekişir. Tüm film boyunca söz konusu günün gelmesini sabırla bekleriz. Ancak hiç beklenmedik bir olay planlarının tamamen suya düşmesine sebep olur: 9 Kasım İslam Devrimi. Törenler, sirenler, her şey iptal edilmiştir. Bu noktadan sonra ikilinin ve pek çok başka ikililerin hayatı sonsuza kadar değişecektir. Film böyle de bitebilir, asıl şimdi de başlayabilir veyahut çoklu bir seri halinde dizisi de çekilebilir, artık yönetmenlerin bir karar vermesi gerekmektedir.”

Bu senaryo 2010 yılında birçok yapımcı tarafından reddedildi. Son olarak zengin bir yapımcı zar zor ikna edilebildi ve film nihayet gösterime girebildi. Fakat sadece bir hafta sonra film – hem de hali hazırda tüm gişe rekorlarını kırıyorken – gerçekleşen Laik İslam Devrimi sebebiyle gösterimden kaldırıldı ve süresiz olarak sansürlendi.

26 Haziran 2011 Pazar

TÖREN

















Bu sene Kurban Bayramı ve 30 Ağustos üst üste bindi ve (sıkıcı) devlet büyüklerimiz radikal (ama eğlenceli) bir karar alarak her iki bayramı da aynı anda (fakat geçen senelerdekileri aşmayacak kadar) büyük bir coşkuyla kutlamaya karar verdiler. Büyük bir stadyumda toplanıldı, koyunlar temsili düşman kılığına sokuldu ve sonuçta kesildiler. (Tüfek süngüleriyle, islami usüllere uygun olarak.) Bando da hazırlıklıydı. Vurmalılarla, üflemelilerle, hep bir ağızdan: Tekbir Marşı. Birlik, beraberlik, koyunlar, kan, revan... Aklımızda kalan kelimeler, kameralarımıza takılan görüntüler bunlardı. Ter içinde uyandım.

25 Haziran 2011 Cumartesi

MİZAH





















Tüm bu yazılar geçici mizah yazılarıdır, muhtemelen bunlara elli (çüş!) yıl sonra kimse gülmeyecektir ama zaten mizah gelecektekileri gıdıklamak değil, yanındakileri güldürmek içindir.
Evet, mizah sadece güldürmek içindir ama aynı zamanda düşündürürse de oh ne ala, mesela Bakırköy’deki düşünen adam heykelini güldürebilirseniz işte gerçek mizah budur, zaten mizahçı sertifikasını da o herif satar, şimdi düşündüm de aslında, hem de gülmeden düşündüm, hiç düşünmemeli galiba artık bunları, hepsine gülüp geçmeli, sadece gülmeli, delirip de gülmeli, çünkü ömrü uzatıyor diyor gaste, düşünmekse kısaltıyormuş, Rus güzelinin yanında yazıyordu, Amerikalı bilim adamları diyordu, zaten Türkiyeli bilim adamı yoktu, ama Türk bilim adamı vardır mesela, Amerika’da yetişir genellikle bunlar, Amerikalı bilim adamlarıyla böyle şeyler bulurlar, sonra da gastelere satarlar, asla gelmezler ama buraya, sanki kendileri çağırırlar oraya, ben olsam ben de gelmem, geleceğime giderim, haydi hep beraber gidelim, sahiden de gitmeli, ülkecek States’e göçmeli, başlamalı her şeye yeniden, eski Türklerin yaptığını, Osmanlı’nın yapamadığını, iç savaş da olmaz hem, kuzeyli Lazlar, güneyli Efeler, olmaz öyle şeyler, Lazı, Çerkezi, Kürdü, İngilizi, Fransızı, temeliyle bir bütündür Türkiye, beş dil, seksen yıl da tecrübe, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Farsça, Arapça, hayır Kürtçe yok ha-ha, biri çay yapar biri zeytin, güzel güzel geçiniriz oralarda, başka bir şey üretemediğimiz için, sürekli kahvaltı yaparız, her gün yeniden başlar bizim için, gün ola hayrola, Allah’tan ümit kesilmez, gece gözüyle iş görülmez, neyse, sabah erkenden kalkıp boş kafayla daha iyi ülke kurarım, saatimi kurarım, gözümü açarım, fakat göremem, çünkü göremiyorum, yazamıyorum, kör oldum. KÖR OLDUM! Hiç değilse dilim var, kahkaha atabilirim.

24 Haziran 2011 Cuma

ATEİZM



















Evinizin yanına bir yıldırım düştüğünde korkudan tir tir titrediğinizi ve işlediğinizi sandığınız günahları hemen aklınıza getirdiğinizi ve onları işlediğiniz için ne kadar da pişman olduğunuzu ve derhal yarın sizi affetmesi için tapınağa koşup şehrin en yetenekli heykeltraşı tarafından yapılan yüce Zeus heykeline bir adak adayacağınızı ve buna anlamsızca içsel olarak zorunlu olduğunuzu düşünün. Birkaç saniyeliğine kendinizi bu adammış gibi hayal edin, buna çok az da olsa lütfen biraz zaman ayırın. Şimdi de bana tek ve çok özel bir kelimeyle kim olduğunuzu tanımlayın. Durun gerek yok, hadi hadi boşuna yormayın kafanızı, zahmet etmenize değmez, hayır hayır, hiç olur mu canım ben söylerim sizin yerinize, hayır canım hiç mahsuru yok, ezelden beri siz ve sizin gibilerin ne olduğunu biliyorum zaten: Tam bir İNANAN!

23 Haziran 2011 Perşembe

KIYAMET
















Onbir ayın hepsinin de sultanı Ramazan münasebetiyle Sultan Ahmet Camii’ne bağlanıyoruz şimdi de, mikrofon başında acar muhabirimiz Muhammed var şu an, evet Muhammed orada nasıl bir atmosfer yaşanıyor, aktarabilir misin bize biraz?
Evet Rıza, mübarek Ramazan ayı vesilesiyle daha ilk günden tüm müslümanlar akın ettiler Sultan Ahmet Camii’ne, burası hınca hınç dolu, tam bir izdiham var arkamda, insanlar kendilerinden geçmiş durumdalar, eminim ki herkesin kalbinde coşkun bir huşu mevzu bahis, misal şu an heyecandan bayılan bir teyze görüyorum ileride ve hemen röportaj için teyzemin yanına koşuyorum, insanlar bana yol vermiyorlar, bazıları ayaklarımın dibine atlıyor, kafalarına basa basa ilerliyorum ve hoop şu an teyzemin yanındayım, selamın aleyküm teyze, vellayküm selaam, n’ooldu anlat bakalım bize neden bayıldın, oğlum, oğlum, yevrum benim, mikrofonuna kurban, teyzecim evet sen duygularını anlat, hee anlatayım yevrum, inme geliyor zandım ilkin, sonra bir de baktım gökten bir melek geliyor, kanatlı bir melek, arkasında da pamuk gibi bir duman, o an kamerayı da görünce, ellahım dedim, işte budur dedim, olay budur, din budur, açtım ellerimi heman, sallallahuveleyhi, evet teyzecim burası biraz kalabalıklaştı sanırsam, veleyhisselamün ve ya metallahü, ordan hoca hemen bağardı, ezberleyememişsin ulan Saciye, teyzecim, abicim, bi’ müsaade, görüyorsunuz sayın seyirciler, o kadar nurlanmış ki teyzecim adeta saçmalıyor, fakat şu kutsal manzarayı görüyorsunuz, kameramız biraz daha yaklaşabilirse, evet saçmalamamak mümkün değil, görüyorsunuz, hissediyorsunuz siz de eminim bu görüntüyü, herhalde tüm Türkiye burada olmak isterdi şu an, bu havayı solumak, bu kadraja girmek, bu ekrana çıkmak isterdi, evet bir teyze daha bayıldı, onun da yanına gidiyorum hemen, derken şurda bir tane daha bayıldı, hiçbirine gidemiyorum, insanlar beni iyice sıkıştırıyor, sürekli soru soruyorlar, elçi misin, mehdi misin sen, hangi kanal, hangi tivi, herkes kameraya çıkmaya çalışıyor, kameramanımızın başını seviyorlar, kamerayı da okşuyorlar, ayılıp bayılanlar mı dersiniz yoksa ezilip de ölenler mi, evet insanlar ölüyorlar burada Rıza, şu an canlı yayındayız ve dinleri için ölüyorlar, kanalımız için ölüyorlar, canlı canlı, işte olay budur hacı diyorum, altta kalanın canı çıkıyor diyorum, ceset kulesi minareye kadar yükseliyor, tüm bunlar sadece onbeş dakika içinde olup bitiyor, artık ceset bile olsalar bir nebze ünlü oluyorlar şu kısacık süre zarfında ve aman allahım, bismillah bismillah aman allahım, bu bir mucize, belki de kıyamet, kule üstümüze yıkıl…
Evet, teknik bir aksaklıktan dolayı Muhammed’le bağlantımızı kaybediyoruz ve bir son dakika haberi. Sultan Ahmet’te facia! Hay Allah! Hemen olay yerindeki muhabirimiz Muhammed’e bağlanıyoruz ve son gelişmeleri yer altından bildiriyor bize, Muhammed? Muhammed? Alo? Hişşt, aloo?
Bırak lan kamerayı! Bıraksana lan deyyus, üstüme zimmetli, aloo kime diyorum dinsiz, bak buraya aloo, anacım üçüncü kanalı aç, üçüncü kanalı, hee bak bak, hayır üçe basacaksın, alooovv?

22 Haziran 2011 Çarşamba

ŞARKICI






















Ekranlar biraz yassı. Dördü sağımda, dördü solumda. Nereye bakarsam bakayım ekranları görüyorum. Dört bir yanım onlarla çevrili, başka hiçbir şey gözüme ilişmiyor. Bir de ben. Ellerimde bir gitar. Dönen bir sandalyenin üzerindeyim. Gitar çalmayı bilmem.
Sürekli kendimi döndürüyorum sandalyenin üstünde. Şu beyaz ekranların şeritsi akıcılığı.
Kulaklarımda kulaklıklar.
Ve başlıyor makara. Ekranlardakiler alkışlıyorlar beni. Tüm etrafımı tribünlerde oturan seyirciler sarmış. Bu yuvarlak yapının ortasındaki boşluğun da ortasında, dönen bir sandalye üzerinde oturuyorum. Ne güzel görüntüler bunlar. Ne kadar da kaliteli. Evrenin en büyük ressamının elinden çıkmış gibiler. Gözler, kulaklar, burunlar, ağızlar, gövdeler, damarlarında kan dolaşıyor, nefes alıp veriyorlar. Alkış bitiyor ve şu an artık sessizler. Hepsinin gözleri benim üzerimde. Ne özelliğim var ki benim!
Biri gitar çalmaya başlıyor ve ben de onu duymaya başlıyorum. Biri diyorum, çünkü ben parmaklarımı oynatmıyorum. Parmaklarım böyle düşünüyorlar çünkü. Fakat gözlerim iki adet el görüyor uzaklarda, hayır, hayır, çok yakında. Gitarın üzerindeki teller arasında dans ediyorlar. Kas hareketleri sayılamayacak boyutlara geliyor, ama hepsi ne yaptığından emin gibi. Bir salise sonra bile ne yapacaklarını bile öyle iyi biliyorlar ki hiç duraksamadan notadan notaya zıplıyorlar.
Benim parmaklarım halen hareket etmiyor ama nedense artık gitar çalabildiğimi düşünüyorum.
Parmaklar dans etmeyi kesince ve müzik kesilince ve ben de artık o müziği daha fazla duyamadığımda seyirciler çılgınlar gibi alkışlamaya başlıyorlar. Islık atanlar, tezahürat yapanlar, çığlık fırlatanlar, olduğu yerde salak gibi zıplayanlar, nereye bakarsam bakayım, kaçıramıyorum gözlerimi bunlardan ve kesintisizce onlara bakıyorum. Herkes beni beğeniyor galiba. Tarifsiz bir mutluluk duyuyorum bundan, aralıksız olarak ilgi çekmekten, takdir edilmekten. Bi' daha, bi' daha, bi' daha... Bu kadar sevildiğimi bilmiyordum, ne amacım kaldı ki o zaman bu dünyada. Bi' şarkı daha çalayım da sonra ne istiyorsam onu yaparım.
Başlıyorum çalmaya. Ama önce sağ kulağım birden sağır oluyor. Sağ taraftan ses gelmiyor. Sessizlik. Sesin yokluğu. Şimdi de sol. Sessizlik her yerde. Ve kafamda. Parmaklar ise dansa devam ediyor. Seyircilerin hepsi birbirine karışıyor. Döndükçe dönüyorum.
Sonra birden bembeyaz oluyor her yer. Öldüm mü? Gözlerim ölüme ve ışığa biraz alışınca ekranların arasındaki küçük boşlukları ayırt etmeye başlıyorum. Kesintisizlik yavaşlıyor, kesintilere uğruyor. Beyaz şerit yavaşça istikrarını kaybediyor. Sandalyenin dönme hızı azalıyor ve en sonunda duruyor.
İşte CİN karşınızda. Dileyin ondan ne dilerseniz. Ben şarkıcı oldum. Ya siz?

21 Haziran 2011 Salı

OYUNCAK












- (Bana oyuncak silahını doğrultmuş çocuğa) Bırak! Bıraksana lan, şeytan doldurur, çek şunu! Başka yöne tut!
- N’oolcak ki, bu oyuncak!
- Oyuncak, gerçek, ne fark eder! Gebertmiyor mu ucundakini? Bu yaştan alıştırıyo’lar sizi!
- Gerçeğini mi versinler abiea, biz böyle oynuyoz!
- (Bir şey diyemem, biraz susarım.) Gerçeği de oyuncak ki, ama öldüren cinsten. Korku desen aynı korku.
- (Dediğim şeyi anlamaya çalışır. Anlar gibi olduktan sonra bana bir şaka yapmak ister.) Ha-ha, bu öldürmez ki, abiieaa... (Bam! Silah ateş alır ve kanlar içinde yere yığılırım.) Elleaah, abiieaa, oyuncak bu, kalk yerden, ühü-ühü, kalk yerden abiieaa!

Silahı ben mi gerçek yapmışımdır, çocuk mu oyuncak sanamamıştır bilinmez. Ben yenilirim. Çocuk da yenilir. Ben mezarlık. Çocuk ise ıslahevi, sonra ceza.

20 Haziran 2011 Pazartesi

NİŞANCI

















Ukrayna’da bir yer. Etrafta dört beş katlı, yıkık dökük binalar var. Duvarları delik deşik. Her biri büyük bir tehlike, tehdit. Sıcaklık eksi on derece. Şu an kar yağmıyor fakat dün geceki yağıştan dolayı her yer zaten beş metre kar.
Ben bir Rus’um çünkü bir Rus olarak doğmuşum fakat Türkçe yazabiliyorum ve yapacak başka bir şeyim yok. Tanrım beni böyle yaratmış: Ukrayna’nın toplam dört binadan ibaret bu bilinmedik yerine sonsuza kadar hapsolmuş basit bir asker, bir nişancı.
Görevim, haritanın ortasındaki binanın ikinci katındaki radyoyu alarak kendi binamın zemin katına geri götürmek ve bunu yaparken de öldürülmemek. Amacım sadece bu. Zihnimden hiçbir zaman söküp atamayacağım bu görev bilinci, amacımı gerçekleştirme yolunda bana rehberlik eden ve beni dürtükleyen en büyük yardımcım.
Bir görevim var, ben böyle doğmuşum ve neden yerine getirmemeli? Bunu asla aklımdan çıkaramayacağım, bundan kurtulamayacağım. Başka yerlere gitmek, bu dünyayı özgürce dolaşmak istesem bile, bütün bu mekanın çevresine itinayla dizilmiş yüzlerce mayından birine basarak en sonunda muhakkak yok olacağım.
Her ne kadar sınırlı da olsa en azından bir varlığım var. Kesinlikle yok olmak istemem. Bu yüzden mayınlara basmam, radyoyu alırım, amacıma ulaşırım. Bir Alman kurşunu tarafından öldürülmemek için de elimden gelen her şeyi yaparım. Tüm bunlar bu ölümcül oyunun gerektirdiklerini her defasında o denli kafama çakıyor ki! Aynen iki elime adeta yapıştırılmış ve nereye bakarsam bakayım her zaman elimde tutuyor olacağım şu dürbünlü tüfek gibi. Rus yapımı bir Mosin-Nagant. Dürbünlü. Beş kurşunluk bir şarjör.
Bu savaş ne zaman mı başladı? Sanırım ben doğduğum zaman. Yani bir saniye öncesine denk geliyor.
Elimde tüfek, aklımda görev. Bizim binanın en alt katında doğdum. Bilgisayarımı derhal kucaklayıp yön tuşlarıyla ikinci kata çıktım ve en soldaki pencereden kafamı uzatarak tüm meydanı kontrol altına aldım.
Tam önümde koca bir bina var. Bana bakan cephesinde bir tane bile pencere yok, her yeri duvarla kaplı. Fakat muhtemelen hayali bir top atışıyla açılmış ikinci kattaki gedik beni vurabilmek için çok uygun bir konum. Alman düşmanım buradan gelebilir. Ama binanın her iki yanındaki balkonlar da benim için çok tehlikeli yerler. Bakılması gereken çok nokta var. Bu yüzden dikkatimi binadan alıp düşmanımın bana sürpriz yaparak açıklıklardan gelmesini öngörünce hemen sol kanada doğru odaklanma kararı alıyorum. Ekranın her yanını tarayıp duruyorum. Gözlerimi bir kere dahi kırpmıyorum ki teması bir anlığına bile olsa kaybetmeyeyim. O her yerde olabilir çünkü bu bir oyun. Fakat ölmemem lazım.
Tüm bu hakim konumları, saldırı noktalarını, saklanma yerlerini ve de en önemlisi radyoyu kapıp dönme görevimi nereden mi biliyorum? Çünkü yaklaşık bir haftadır hep aynı şeyleri yapıp duruyorum. Yaşamalıyım. Bu şekilde. Artık gözlerim camdan bir ekran. Kaslarım birkaç plastik tuş. Kafam ise ancak bir fare sayesinde dönebiliyor.
İşte tahmin ettiğim gibi! Düşman soldan saldırıyor. Hemen tüfeğin dürbününden bakarak namluyu kafasına doğrultuyorum ve bir tuşa tıklayarak tetiği çekip ateş ediyorum. Çok büyük bir şans eseri kurşun metal kasktan sekiyor ve düşmanım kurşunun geldiği yönün farkına varıp yerimi tespit ediyor. Ben ise bu esnada boşa giden atışıma hayıflanmaksızın namluya ikinci mermiyi sürüyorum, daha önce yüzlerce defa yaptığım üzere tam olarak bir saniye yirmi sekiz salise sürüyor bu.
Bu kısa süre içerisinde şunu düşünüyorum: Yerim tespit edildi. Kaçmalıyım ve bir an önce gidip radyoyu alma hakkımı kullanmalıyım.
Bu kararı verdiğim anda bir ateş sesi daha duyuluyor ve ben tam da bilgisayarımı kaldırıp aşağı katlara doğru koşmaya başlayacakken, ekranın ortasından girip beynime saplanan kurşunun yine ekranda açtığı delikten, kahkahalar atan düşmanımın uzaktaki silüetini görüyorum. Ben yere yığılırken gökten ilahi bir ses geliyor: Almanlar kazandı.
Bizim binanın ilk katında tekrar doğduktan sonra bilgisayarı yüklenip bu sefer derhal radyoyu almaya doğru koşuyorum. Oyun tekrar bitene kadar. Almanlar ya da Ruslar kazanana dek.

YATIP KALKIP DUA EDELİM

















Sıradan kalabalıklara, düz insanlara kızgın filan değiliz, aksine müteşekkiriz. Eğer onlar da farklı olmaya çalışsalardı, tek lüksümüzü de bize bırakmasalardı, işte o zaman hiç kusura bakmayın sayın marjinaller boku yerdiniz. Ben bir dahiyimler, hiçbiriniz beni anlamıyorsunuzlar, hepsi çöpe giderdi.

19 Haziran 2011 Pazar

NORMAL






















Çocukluğumdan beri hep farklı, anormal bir bilince sahip olmak için çırpındım durdum. Sanırım bunda çok küçük yaşlardan itibaren bilgisayar oyunlarına dadanmış olmamın büyük bir payı var. Öyle konusuz basit oyunlar da değildi bunlar o zamanlar. Her biri, bir çocuğun hayalgücüne aç zihnini yepyeni diyarlara taşıyabilecek nitelikteydiler. Bunun yanı sıra sürekli deli taklidi de yapmaktaydım, çünkü sadece delilerdi habire farklı hayal alemlerine girip çıkan, devamlı bambaşka bilinçler yaşayanlar, ki neden deliler gibi davranmaya çalıştığım şimdi daha anlamlı gelebiliyor bu çeşitlilik arzusu açısından bakınca. Üstelik böylece gelsin haplar, gitsin ilaçlar. Doktorlar sağolsun, her biri de değişik kafalar yaşatmışlardır bana, aynen oyunlar gibi. Azar azar sahiden delirmeye başladım tabii bu şekilde. Ama her bilinçten tatmış olmamla beraber insanları çok normal bulmaya başladım bu sefer de. Ben marjinalleştikçe onlar normalleşiyorlardı. Tabii mümkündür, diyerek ne kadar sıradışı olurlarsa olsunlar tüm hikayelerine burun kıvırıyordum. Normal değildi bu durum. Bir süre sonra işler çığrından çıktı ve insanlara o kadar yabancılaştım ki şimdi de her birini ayrı bir alem olarak görüyordum. Hepsi özeldi, farklıydı, bir taneydi, benim – öyle olduğumu sandığım - gibi marjinallerdi aynen. Evet, herkes. Hepsiyle ilgilenmek gerekiyordu, en sıradanı bile ilginç gözüküyordu artık. Fakat sonra yine ilgi kaybı...
Bir kayıtsız, bir coşkun, böyle böyle kısır döngü halinde sürdürüyorum halen yaşamımı.

18 Haziran 2011 Cumartesi

DIŞI İÇİNE GİRMEK

















Bundan böyle dış dünya benim için bitti. Tüm insanlar yapay zeka, eşyalar ise dekor. Zihnimin içindeki dünya için geçerli bu basit tasvir elbet, o da dışarı çıkmadığım için sadece. Çıktığımda ise tam bir karnaval var. Vardı. En azından bir zamanlar. Şimdiyse çıkmam bile fayda etmiyor, aklımın sahte dünya tahayyülünü terk edemiyorum, onu aşamıyorum artık bir türlü. Hastalık bu denli kötüleşeli ne kadar zaman geçmiş ben de anlamadım. Ama insaf be kardeşim, ben de üç yıldır odamdan bile çıkmıyorum ki! Bilgisayar, internet, filmler, oyunlar, sonsuza uzanan kitaplar ve uyuşturucular, tek gerçekliğim oldu bunlar, daha onları tüketemedim, ki bitecek gibi de durmuyorlar. Berkeley bir anlamda haklı çıktı ve bundan nefret ediyorum. Ama beynimin insanları bir gün mutlaka sokağa dökülecek ve protesto edecekler bunu, biliyorum. Böyle süremez. Umudum onlarda. Şimdilik bekliyorum. (Tabii ki evde.)

17 Haziran 2011 Cuma

SİNEFİL


















Bir hafta aklıma esti, oldukça yakın aralıklarla yaklaşık otuz tane film izledim. Başlarda büyük keyif alıyordum, pek çok filmi kimi ayrıntılarıyla hatırlayabiliyordum sürekli. Fakat otuz sayısına yaklaştıkça hafızamda tam bir karmaşa yaşanmaya başladı. Onca karakter, olay, replik, sahne, hepsi birbirine karışıyordu. Bazen bir önceki filmin adını unuttuğum bile oluyordu. Zihnim imge bombardımanından yaralı çıkmıştı. Fakat sinema bağımlılığımın tam anlamıyla başladığı tarih de tam bu söz konusu haftanın sonuna denk geliyor. Gerçek hayattan bu denli kopmak, bir anlamda hipnotize olmak, kendi hayatımın kurgularından bir süreliğine uzaklaşmak bir zevk verir olmuştu bana. Durmadan başkalarının rüyalarında yolculuk etmek gibiydi adeta. Sonra hep bu keyfin peşine düşer oldum ve fırsat buldukça ara sıra tatmaya başladım uzun metrajlı dozlarımı. Hayır, hiç de rahatsız değilim. Yazı bitti, bir tane daha izleyeyim. Çünkü benim hayatım sıkıcı, sinema değil.

16 Haziran 2011 Perşembe

YENİ SANAT


















Öyle bir hikaye yazmak istiyorum ki kahramanı aynı anda bir yönetmen ve senaryo yazarı olsun. (Auteur.) Hikaye boyunca bu adamın normal hayatını da, yeni senaryolar yazışını da, bunları filme çekişini de, hepsini görelim fakat tabii ki yazıyla. Sonra bu hikayenin filmini çekelim. Son olarak da bunu filme çeken insanın yönetmenlik öyküsünü yazalım. İstersek onun da filmini yaparız filan falan.
İşte beyler, birinci (ikinci?) ve yedinci sanat böyle evlendi. Önce resimler çizildi mağara duvarlarına, misal bir kaplan resmi. Sonra bunu çizmenin daha kısa bir yolu bulundu ve “kaplan” yazısı resmedilerek olay iyice kolaylaşmış oldu. Birden kaç bin yıllık bir sıçrama yapıldı ve gerçeğini göstermek varken benzeyenini ne yapalım dediler ve kaplancığı bir çerçeveye aldılar. Son olarak bunun da zevksiz olduğunu anladılar ve bir sürü çerçeve yarattılar ve hepsini art arda dizdiler ve kaplancığa hareketli bir ruh girdi. Şimdilik kaplanın gerçeğe en yakını oydu.
Bu - şimdilik - gerçek kaplanı görünce ben ne yaptım? Hayvanın bugünlere kadar gelişinin hikayesini bir şekilde yazmalıyım dedim, fakat yerim çok sınırlıydı, en fazla üç dört paragrafım vardı. Yazdım ama yetinmedim, bir de filmini çekeyim dedim. Her şey iyice birbirine karıştı. Bunları yazanın da, çekenin de aynı kişi olduğunu bilmeme rağmen hem de. Her kelimeden sonra beynim daha da bulanıyor, işler bu denli birbirine girmiş miydi!
Onlar evleneli cidden çok zaman olmuş. Düğün için davetiye bile yollanmamıştı bize. Gözlerden ırak, sade bir törendi. Kendileri bile evlendiklerinin farkında değildi belki de. Çünkü o kadar uzun bir süre birlikte yaşamışlardı ki ancak yirminci yüzyıla girildiği zaman bir şeylerin ayırdına varabildiler. Bazen koca yaptı tüm işleri, kadın silik kaldı. Bazen de tam tersi oldu. İkisinin beraber çaba sarf ettikleri eserlerde ise mükemmele daha çok yaklaşıldı. Çünkü eşler arası tahakkümün olmadığı eşitlikçi bir düzende herkes kendini daha iyi gösterirdi. İşbirliğinden, uyumdan dahilik akardı, sanat çıkardı.

15 Haziran 2011 Çarşamba

ÜNSÜZ HARF - 2. KISIM






















Çarpışmadan sonra kendimi ağır bir metal yığınının altında buldum. Konuşmaya çalıştım fakat sadece “tkhh, pkhh” gibi garip sesler çıkartabiliyordum. Sanırım kazada dilim kopmuştu ve yalnızca ünsüz harfleri kullanabiliyordum. (Tam tersi olması lazımdı ama hikaye işte!) Bunun dışında başka hiçbir yerimde herhangi bir sakatlık yoktu. Şu koca kütlenin altında kalmış olup hareket edememem hariç başka bir sorunum varmış gibi de gözükmüyordu.
Sabit vücudumun elverdiği kadarıyla etrafıma şöyle bir bakındım. Solumda benimle aynı yığının altında kalmış tanımadığım yaşlı bir adam vardı, halen baygındı. Sağıma döndüğümdeyse yedi-sekiz metre ötemde az önce kim olduğunu bulmaya çalıştığım adamı gördüm. O da farklı bir yığının altındaydı ama bilinci gayet yerindeydi. Aslında etrafta daha pek çok yaralı vardı ancak hiçbirisinden ses seda çıkmıyordu, bu adam hariç. “Kimdi yahu bu adam?” diye kendime tekrar sormadan duramadım.

- İmdaat! Kurtarın benii! Kimse yok muu!

Adam benim aksime her türlü ünlü harfi kullanabiliyor ve bunun sunduğu avantajlardan sonuna kadar yararlanıyordu. Durmadan bağırıyor, tek bir anlığına da olsa sustuğu görülmüyordu.

- İmdaat! Kurtarın benii! Kimse yok muu!

Bekledim, bekledim, sabırla bekledim. Fakat bu adamın bu şekilde bağırmaya devam etmesi bir süreden sonra can sıkmaya, sinir bozmaya başlamıştı. Bir de ünlü harfleri bu denli uzatması yok muydu, inadına yapıyordu sanki. En sonunda dayanamadım, “Sussana ulan Allah’ın belası herif!” diye haykırdım.
Adam, ünlüleri kullanabilmekten mahrum ağzımdan çıkmış ünsüzler silsilesi şeklindeki bu serzenişimi anlamadı elbette ama korktuğu kesindi. Yine de biraz duraksadıktan sonra kaldığı yerden tüm hızıyla devam etti.

- İmdaat! Kurtarın benii! Kimse yok muu!

Vardı. Kurtarma ekibi nihayet gelmişti bölgeye, köpekleriyle ve her türlü aletleriyle. Ancak çok da fazla kişilermiş gibi gözükmüyorlardı, en fazla yedi-sekiz filan.

- Önce beniii! Önce beni kurtarın!

Adam o kadar fazla dikkat çekiyordu ki kurtarma ekibinin ilk olarak ona yöneleceği işten bile değildi. Ben ise boşu boşuna çırpınıyordum, anlamsızca sesler çıkartmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Kurtarma ekibindekiler adamın etrafını sardı, aletlerini hazırladılar ve metali kesmeye başladılar. Birden aralarından biri şu şekilde bağırdı:

- Ama siz! Siz Faruk Üstünel’siniz! “Göz Hapsi”ndeki, filmdeki adam!

Kesme işini durdurdular ve tüm ekip hayretle adamın suratına bakmaya başladı. Tam da ekipten iki-üç kişi yardım etmek için bana doğru yönelmişti ki bu sözler üzerine onlar da adamın – Faruk Üstünel’in – başına döndüler, aval aval bakmaya başladılar.

- Evet, tabii ki oyum gerizekalılar. Şimdi işinize devam eder misiniz!

Elbette efendim ne demek, dediler sanki birer garsonmuşlarcasına ve kurtarma operasyonuna devam ettiler. Ben ise adamı nereden – uyduruk, saçma sapan bir filmden – tanıdığımı anlamamın şaşkınlığı içerisinde olduğum yerde kalakalmıştım, beklemekten başka bir çarem yoktu.
Sonuçta sadece ünsüzleri kullanabilen basit bir adamdan başka neydim ki ben, ses getiremezdim, ilgi çekemezdim. O tanımadığım, bilmediğim diye şikayet ettiğim insanlardan – mesela şu tam da yanımdaki baygın adamdan – hiçbir farkım yoktu aslında benim. Onların da benden bir farkı olmadığı gibi.
Sadece o herif... Tanıdık yüzlü herif, Faruk Üstünel... Aramızdan sadece o, birtakım farklar yaratabilecek bir güce sahipti, nitekim şimdi yaratıyordu da. Kurtarma ekibi sanki bir bebekmiş gibi kucaklayıp götürüyordu onu. Sanki bir yandan da bana, suratıma doğru bakıyordu Faruk Bey. Şefkatle ve teselli edercesine.
Sonra şunlar oldu: Kurtarma ekibi bize doğru yöneldi fakat bir anda uzman ekipten biri “Patlayacak, patlayacak!” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine tüm ekip kaçtı ve bu cehennemin dibinde tek başımıza kaldık. Yanımdaki adam sayıklıyordu: “Kadınlar, çocuklar ve ünlüler...” Söylediklerine bir anlam veremiyordum, versem ne değişecekti. Enkaz infilak etti ve nihayet öldük. Öldüm.
İşte ben bu yüzden öldüm. Otopsimde elbette ki böyle yazmayacaktı ancak ben olsam böyle yazardım. Ama yazamazdım ki ölüydüm ben. Hem de sadece şu an için değil her zaman için bir ölüydüm. Tanınmıyordum, bilinmiyordum. Şöyle anlatayım, ölü veya diri olmam insanlar için bir anlam ifade etmiyordu. İşte bu yüzden ölüydüm.
Tüm bunlar apaçık ortada olan gerçeklerdi. Kafamı karıştıran soruysa şuydu: Acaba otopsi raporum bu şekilde yayımlansaydı bilinecek, tanınacak mıydım? Dirilip yeniden hayata dönebilme fırsatına kavuşacak mıydım?
Tabii ki hayır! Bir ölüyü kim dinler, kim okurdu ki!

14 Haziran 2011 Salı

ÜNSÜZ HARF - 1.KISIM






















Ben öldüm. Neden öldüm, anlatayım.
İşten eve dönüyordum ve arabası olmayan her insan gibi toplu taşıma araçlarından birini seçmek durumundaydım. Tercihim metrodan yana oldu.
Metronun olduğu kata gelebilmem için pek çok merdivenden inmem gerekiyordu. Önce normal merdivenlerden indim, sonra yürüyen merdivenlerden. Tekrar normal merdivenlere gelince biraz üşendim ama elim mahkum benim yerime “yürümeyen” bu tembel merdivenlerden inmek zorundaydım. Canım sıkılmıştı. Sonra yatay hareket eden hızlandırıcı bant karşıma çıktı, beni bir nebze rahatlattı. Hızlı yürüyormuşum yanılsamasına kapılmam hoşuma gidiyordu. Bu sebeple öteki banta geçip geri döndüm ve geldiğim yoldan tekrar yürüdüm. Eğlenceliydi. Ben zaten böyle basit bir insandım. Basit sorunlarla canımı sıkabildiğim gibi basit eğlencelerden de büyük bir zevk duyabiliyordum.
Yürüdüm, indim, yürüdüm, indim. Hay Allahım, cehennemin dibine mi iniyordum! Bu sorunun yanıtını yakında öğrenecektim ama yeryüzünden ve onun beşeri ilişkilerinden fazlasıyla uzakta bulunduğum kesindi. Bu soğuk metro istasyonunun koridorlarında kendimi oldukça yalnız hissediyordum. Tanımadığım, bilmediğim yüzlerce insan görüyor, onlara istemeden de olsa değiyor, sürtünüyor, çarpıyordum. Peki ya yeryüzünde farklı mı oluyor diye de kendime sormadan edemedim.
Sonunda metroya vardım. Kapıları açıktı, durakta sessizce bekliyordu. Birden kapıların kapanacağını haber veren ikaz zili çaldı. Aslında acele bir işim yoktu, eve geç filan kalmamıştım. Ama şu cansız ve boğucu mekanda, bırakın on dakikayı, bir saniye daha kalmak istemiyordum, bu yüzden bir anda koşmaya başladım. Kapılar tam kapanıyordu ki tüm gücümle zıplayarak kendimi içeri attım fakat boylu boyumca yere kapaklanmama da engel olamadım.
Etrafımı yine o tanımadığım, bilmediğim insanlar sarmıştı. Ne büyük bir utanç! Hepsi birden bana bakıyor, yerdeki beni inceliyordu. Büyük ihtimalle içlerinden benimle ilgili peşin hükümler veriyorlar, daha da kötüsü tiksintiyle karışık bir duyguyla bana acıyorlardı. Hem de daha önce hiçbirisiyle herhangi bir alakamın olmamasına rağmen.
Nasıl da bu tür kesin yargılara varabilip yargısız infazda bulunabiliyorlardı? Hiçbir şey olmamıştı ki bana, sadece düşmüştüm ve şimdi de ayağa kalkacaktım. Şu güne kadar benim varlığımdan bihaber yaşamış bu insanlara, o an için beni dünyanın en acınası varlığı olarak tahayyül etme hakkını kim veriyordu? Aralarından biri oturduğu koltuktan kalkıp yer bile vermeye çalıştı bana. Seksen yaşında mıydım ben?
Tanıdık ve sıcak bir yüzle karşılaşmayı çok istedim o dakika. Bu isteğime bir yanıtın gelmesi çok da gecikmedi.
Karşımdaki koltukta orta yaşlarda, iyi giyimli bir adam oturuyordu. O da suratıma doğru bakıyordu ancak diğerleri gibi değil. Şefkatle ve teselli edercesine. Sanki bana moral vermek için oraya konmuştu ve diyebilirdim ki bu görevini başarıyla yerine getiriyordu. Ayrıca bu adamın yüzü nedense çok tanıdık gelmişti bana. Gözüm bir yerlerden ısırıyordu ama nereden?
Bu soruyu bütün yolculuk boyunca cevaplamaya çalıştım. Tüm hayatımı gözümün önüne getirmeye çabalıyor, tanıdıklarım arasında böyle bir insanın bulunup bulunmadığını sorguluyordum sürekli. Evet, bu adamı bir yerlerden tanıdığım kesindi ama nereden olduğunu bulamayışım kemirip duruyordu içimi. Kimdi yahu bu adam?
Derken “Osmanbey” durağından sonra o felaket gerçekleşti ve içinde bulunduğumuz tren akılalmaz bir kaza yaptı. Değil trafik kazası geçirmek, bisikletten bile düşmediğim için bu anı maalesef kelimelere dökemiyorum. Zaten tüm bu olaylar sonucunda öldüğümden dolayı kazanın nedenini ya da nasıl olduğunu hiçbir zaman – ne bir gazeteden ne de televizyondan – öğrenemedim. Ancak merak etmeyin henüz ölmemiştim, ölmeme biraz daha vardı. Zaten beni asıl öldüren şey bu kaza değildi kesinlikle. 

13 Haziran 2011 Pazartesi

TUTSAK KRAL
















Beni çok etkileyen bir film, şöyle iki-üç saat kadar hakkında yazdırabiliyor yine beni.
Beni çok etkileyen bir kitap ise... Dur hele, önce bir okuyayım da, çok uzun sürüyor çünkü şerefsizler. Bir de daha sonra özümseme süreci var günler, haftalar, yıllarca sürebilen.
Film için iki saat bile yetebiliyor. Görüntüler hemen gözlerimi delip kısacık bir sürede beynime yapışıyor.
Tehlikeli bir durum mu yoksa çok mu şanslıyız, anlayamıyorum.
Tutsak mıyım kral mı, bilemiyorum.
Daha fazla okumak lazım, ama...
Eeh siktir et, filmi çıkmış zaten.

12 Haziran 2011 Pazar

LUDOVİCO

















Görselin edilgen eyleme kudretinde tutsaktım, yaklaşık üç gündür. Bir koltukta ellerim kollarım bağlı, kafam sabitleştirilmiş, göz kapaklarım mandallarla açık olmaya körleştirilmiş. Önümde dev bir ekran. Üç gün boyunca üç farklı film rastgele sıralarla durmadan oynuyor. Hayatında yalnızca üç hikaye bilen, ama onları da tüm ayrıntılarıyla bir makine gibi ezberlemiş, hafızası bu anlamda müthiş bir adamın bilincinden izliyorum sanki bunları. Düşünebilmemi sağlayan hiçbir yenilik yok artık birkaç tekrardan sonra. Ara sıra görüntünün kıyısında köşesinde kalmış bazı ayrıntılar benim de iradi bir beynim olduğunu bana hatırlatan ufak kırıntılardan ibaret sadece ve bir defa oluştukları vakit bir daha geri gelmemecesine kayboluyorlar bütünün içinde. Ben de tekrar içi boşaltılmış (ya da ağzına kadar doldurulmuş) beynimle baş başa kalıyorum, diyeceğim ancak gözlerimce sürekli emilen ekranın aklı asla rahat bırakmıyor bizi. Bir ayın sonunda ise artık arası doldurulacak hiçbir nokta kalmıyor. Kurgular tamamlandı, kalıplar hazır. Bu üç filmin sonsuza kadar kölesidir zihnim. Yalayıp yuttuğum bu görüntüler için iyi kötü nasıl bir yargıda bulunabilirim! Onlar benim efendim.

11 Haziran 2011 Cumartesi

HAPİSİN GÖZÜ


















İnsan gözünü açıyor, bakıyor ve görüyor.
Aşağı uçları beton zeminle iç içe girmiş, yukarı uçlarıysa kimbilir nerelere kadar uzanan çelik parmaklıklar ardındaki küçük çocuk hıçkırıklarına engel olamadan delicesine ağlıyor. Numara mı yapıyor ya da çok mu üzülüyor gerçekten, bilincinde değil. Nasıl çıkacağım buradan, nasıl?
Parmaklıkların diğer tarafındaki postallı iki adet uzun bacak bir an bile duraksamaksızın, hiçbir hıçkırığı umursamadan volta atmaya devam ediyor. Fakat postalların sahibi adam, her adımda çıkardığı bu tekdüze kauçuk sesten kendi de sıkılıyor ve bir vakit geliyor ki bacaklar aniden çocuğun tam önünde kendilerini durduruyorlar. Kaçmayı mı düşünüyorsun? Bizim iznimiz olmadıkça şuradan şuraya adımını bile atamaz hiç kimse.
Küçük çocuk gözyaşlarını bir nebze dindirerek bacakların sahibine doğru bakıyor. Yüzünü kapatmaya çalıştığı dikey parmaklarının ve önündeki parmaklıkların arasından ne kadar görebiliyorsa artık. Ama pek de iplemiyor adamı ve kafasını başka bir yöne çeviriyor. Kaçırma ulan gözlerini! Kimle konuşuyorum ben, piç kurusu, baksana lan bana! Alimallah indiririm şu dipçiği kafana. Ben konuşurken suratıma bak lan!
Çocuk bir anda dönüyor ve adama bakmaya başlıyor dik dik. Bu bakışma beş-on dakika daha böylece devam ediyor, bakalım kimin iradesi daha güçlü? Tamam lan, bakma artık, istemiyorum. Lan çocuk, çevirsene kafanı, istemiyorum dedim. Eh be, sen hak ettin bunu!
Dipçik yavaşça çocuğun kafasını ittiriyor ve çocuk dengesini kaybederek yere düşüyor, tekrardan hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.
İnsan, kendi elinde olmadan usulca bir geri adım atıyor ve her şeye daha geniş bir açıdan bakmaya çalışıyor. Böylelikle daha demin göklere kadar uzandığı varsayılan parmaklıklar sadece bir metre uzunluğundaki on tane plastik çubuk haline geliyor. Postalların sahibi adam bir anda gençleşiyor ve ağlayan kardeşini teselli etmek için çubukların etrafından dolanarak hemen onun yanına çömeliyor. Abicim, neden sürekli böyle ağlıyorsun be canım, oyun oynu’yoz be oyun, baksana şu silaha, taka-taka-taka, plastik bu be güzelim, kıyamam sana, ağlama artık, sil şu gözyaşlarını, bak bi’ yüzüme...
Nereden çıkageldiği anlaşılmayan bir kadın çocukların yanına doğru koşuyor, bir yandan da söylenip duruyor. Mustafa, yetti artık, dilimde tüy bitti tekrar etmekten, ağlatmayacaksın bi’ daha şu çocuğu diye! İyi bir tokadı... Iııı... Aman dayağı... Ha-ha, dayak atı’cam şimdi sana, ha-ha, ay aman kusura bakmayın ya...
İnsan, geri geri gitmekten kendini alamıyor ve önünde birtakım karaltılar beliriveriyor. Yavaşça anlıyor ki bunlar birtakım insancıklar, hepsi gergin ve heyecanlı. Mucizeviymiş gibi görünen ama bir o kadar da basit bir aletin başındaki adam, kendisine doğru mahcup gözlerle bakan bu kadına basbas bağırıyor. Ablacım bu kaçıncı ya, çocuklar bile şaşırmıyor artık, yetti yani...
Diğer adamlar kendi aralarında tartışıyorlar hararetlice. Yok ağam, böyle olmayacak bu iş. Şu kıç kadar yerde çekilecek çile değil bu. Yerin dibine batsın yarışması da, aktivitesi de.
Bir adım daha geri. Böylece insan bir tüy gibi hafifleyerek tüm şu insancıkları kuşatan tuğla duvarların ve dört metrelik parmaklıkların arasından süzülüp göğe doğru havalanıyor. Gözler üst üste biniyor ve tek bir göz halini alıyor. Her ne kadar artık Tanrı’nınmış gibi gözükse de tüm hapishaneye hakim bu tepegöz bile, tuğlalar ve parmaklıklardan bir türlü kurtaramıyor kendini. Ne kadar geriye giderse gitsin! Hep çerçeve, hep bina!

10 Haziran 2011 Cuma

BİR İCAT

















İmge simülatörü bir insanın aklından geçenleri görsel malzemeye çevirir ve sadece gözlere hitap ederek aklımızdaki imgeleri ekrandan izlememizi sağlar. Mesela imge simülatörünün bağlı olduğu bir insan kitap okuyorken aynı zamanda ekrandan kitabın filmini de izleyebilir, ancak tabii ki kendi beyninin öznel yorumunu ve tasarlayabildiği kadarını. Böylece her insan farklı bir görüntü veren özgün ve biricik bir projektör haline gelir. Yani aslında aletin hitap ettiği şey sadece gözler değil, beynimizdir de. Diğer duyularımızla da hissedebileceğimiz yeni simülatörler yolda.

9 Haziran 2011 Perşembe

GÖZ HAPSİ - 2. KISIM

Hayatımda ilk defa bir hapishaneye girecektim ve nedense daha modern bir yerle karşılaşmayı umuyordum. Ancak burası öyle bir yerdi ki kafamdaki eski zaman zindanlarıyla adeta birebir örtüşür nitelikteydi: Taş bir bina, karanlık koridorlar, duvarlarda meşaleler, rutubetli, küf kokan hücreler, pas tutmuş parmaklıklar, yer yer iskeletler, fareler, örümcekler...
İçeri girdikten sonra görevliye benzer birisini bulup arkadaşımın ismini söyledim ve kendisini ziyarete geldiğimi belirttim. Tok bir sesle “Beni takip et!” dedi ve arkadaşımın hücresinin önüne kadar bana eşlik etti. Oraya vardığımızda cebinden büyükçe bir kum saati çıkarıp taş zemin üstüne ters çevirerek koydu. “Koridorun sonundan sizi izliyor olacağım, otuz dakikayı geçmeyecek!” dedi ve ikide bir arkasına dönüp bizi keserek koridorun ucuna doğru yavaşça yürüdü.
Arkadaşım beni gördüğünde duvara asılı tahta yatağından hışımla kalkmıştı. Parmaklıkların arasından elini uzattı, tokalaştık. Ben “Yahu burası nasıl yer, devletin hapishanesi böyle mi oluyormuş!” diye şaşkınlığımı dile getirecektim ki sözümü yarıda kesti ve tıpkı bir makineli tüfek gibi hiç ara vermeden konuşmaya başladı:

- Bırak şimdi devleti filan, şimdi senden sadece söyleyeceklerime kulak vermeni istiyorum. Kafam fazlasıyla karışık ve halen hiçbir şeyden tam olarak emin değilim. Buraya neden getirildiğimi de kesinlikle bilmiyorum, hatta böyle bir şeyi tahmin bile etmeye dair hiçbir şey yok kafamda. Ancak burada öyle de bir gerçekle karşılaştım ki herhalde başka bir yerde bunu anlayacak bilince erişemezdim, bazen iyi ki de böyle olmuş diyorum. Şu an tek niyetim bunu sana açıklayabilmek, lütfen dikkatle dinle beni. Elimden geldiğince basite indirgemeye çalışacağım: Sen benim bir metre önümde duruyorsun ve özgürsün, değil mi? Ben de senin bir metre önünde duruyorum ama özgür değilim, peki ya neden böyle, işte tek isteğim sana bunu anlatmaktır. Ben biliyorum ki şu vakit benimle senin arandaki bu ince farkı yaratan şeyler sadece şu önümüzdeki demir parmaklıklardır, bir hapishaneyi anlamlı kılan şeylerdir işte bu parmaklıklar. Bunu özgürken anlamak çok zor farkındayım ama şöyle de bir şey var ki....

Sanki can kulağıyla dinliyormuş gibi tüm anlattıklarına sürekli kafa sallıyordum. Maalesef pek de felsefe çekecek havamda değildim, bu yüzden yapabileceğim tek şey içten içe sıkılarak görüşme süresinin bitmesini beklemekti.
Arkadaşım son kum tanesi düşerken bile konuşmasını sürdürüyordu fakat birazdan görevli adam geldi ve beni hiçbir şey söylemeden kolumdan tutup sürüklemeye başladı. Arkadaşım ise halen konuşmaktaydı, bir şeyler açıklamaya çalışmaktaydı ama en son, beni oradan çıkartırlarken, kollarını parmaklıklardan ileri doğru yalvarır gibi uzatarak şu şekilde haykırdığını duyar gibi oldum: “Yine de her şeye rağmen... Her şeye rağmen... Lütfen, kurtar beni!”
Yarım saatlik felsefi bir nutuk karnımı yeniden acıktırmıştı. Çok da vakit geçmemişti aslında yemek yememin üstünden. Buna rağmen, belki de hapishanenin boğuk havasının ters etki yapmasından olacak, kurt gibi acıkmıştım. Neyse ki gideceğim yer belliydi: “Plazmalı Karadeniz Pidecisi”
“Selamün aleyküm, yine ben.” diyerek içeri daldım ama demin oturmuş olduğum, plazmanın hemen karşısındaki masanın dolu olduğunu görünce biraz duraksadım. Keşke boş olsaydı, yine tam karşıdan güzel bir film izlerdim belki diye hayıflandım ama yapacak bir şey yoktu, eli mahkum biraz daha uzak bir masaya oturdum derhal. Garsonu beklerken, bari şu benim masaya oturanlara sert bir bakış atayım da rahatsız olsunlar, dedim içimden ve o masaya doğru tip tip bakmaya başladım. Adamlar nedense çok tanıdık gelmişlerdi bana, hatta tanıdık ne kelime, ben biraz önce görmüştüm bunları sanki.
Allahım, bu da neydi lan böyle! Cengiz Köprücü’yle Faruk Üstünel’di bunlar, hani şu başroldeki adamlar.
Hemen masalarının yanına gidip başlarına dikildim ve kendimde olmadan, biraz da kekeleyerek ağzımdan şu soru çıktı: “Si-siz? Na-nasıl da kaçabildiniz hapisten?” İkisi de bön bön suratıma baktı, hiçbir şey demediler. Ben de parmağımla plazmayı göstererek tekrarladım: “Siz daha demin bunun içindeydiniz, na-nasıl da hemen kaçabildiniz?”
Küçük bir duraksama yaşadılar. Sonra Faruk aniden gülmeye başladı ve çok geçmeden Cengiz’in kahkahaları da Faruk’inkilere katıldı.
Cengiz, “Ha-ha-ha! Biz ikimiz komşuyuz, karşı apartmanda oturuyoruz yahu!” dedi.
Faruk da “Televizyon işte azizim, ne kadar da büyülü bir alet!” dedi.
O an, her ne kadar adam gibi dinlememiş olsam da arkadaşımın konuşmasından küçük bir bölüm aklımı teğet geçti: “...bir hapishaneyi anlamlı kılan şeylerdir işte bu parmaklıklar.”
Nitekim bu adamlarla aramda herhangi bir parmaklık yoktu ki zaten olması da biraz abes kaçardı. Onlar da aynen benim gibi özgürdüler.
Ağzımı bile açmadan masama geri döndüm, bir kuşbaşı-kaşarlı pideyle yanında bir tane ayran söyledim. Yemeği beklerken bu adamlar birden ayağa kalkıp bana doğru döndüler ve kollarını uzatarak “Lütfen, kurtar bizi!” diye bağırdılar, hayvanlar gibi gülmeye başladılar.
Sinirim bozulmuştu, siparişimi iptal ettirip mekandan çıktım, eve doğru yola koyuldum.

GÖZ HAPSİ - 1. KISIM

Bugün öğleden sonra hapisteki bir arkadaşımı ziyaret edecektim. Hapishane fazlasıyla uzaktı evime, bu yüzden sabah erkenden kalkıp yola çıktım.
Toplam iki vasıta değiştirerek hapishanenin bulunduğu semte vardım fakat fena halde karnım acıkmıştı. Zaten yolculuklar hep acıktırmıştır beni, her ne kadar bu yolculuğum uyduruk bir belediye otobüsü ve taksiden ibaret olsa da.
Ziyaret saatinin başlamasına daha vardı, bundan ötürü önce karnımı doyurmam gerekiyordu, sonra da gidecektim ziyarete.
Ben semtin sokaklarında turlarken zihnim ve gözlerim, kaliteli ve uygun bir lokanta bulmaya odaklanmışlardı, nitekim çok geçmeden de öyle olduğuna inandığım bir tanesini buldular.
Bir Karadeniz pidecisiydi burası ve dükkana ilk adımımı attığım andan itibaren burnuma gelen kokulardan ve etrafın temizliğinden işlerinin ehli oldukları belliydi. Belki biraz pahalı bir yer olması olasıydı fakat içerideki plazma televizyonu da görünce bir müşteri olarak çoktan kazanmışlardı beni.
Hemen plazmanın karşısındaki bir masaya kuruldum ve bir kuşbaşı-kaşarlı pideyle yanına bir tane ayran siparişi verdim.
Yemeği beklerken televizyonu izlemeye koyuldum ancak televizyonda düzgün bir şey yoktu. Dükkanın içinde benden başka bir müşterinin olmamasının da verdiği güvenle garsondan kumandayı rica ettim, sağolsun hemen verdi ve kanalları değiştirmeye başladım. Tam da doğru düzgün hiçbir şey olmadığına ve plazmaya boşu boşuna aldandığıma kanaat getirecektim ki birden çok iyi olduğunu bildiğim bir filme rastgeldim. Son zaman Türk sinemasının en iyilerinden biri olan “Göz Hapsi”ydi bu.
Bu filme sinemada gitmiştim fakat sonunu izleyememiştim, çünkü çok acil bir işim çıkmış, salonu terk etmiştim.
Şimdiyse filmin sonları yaklaşmıştı ve herkesin öve öve bitiremediği şu meşhur finali nihayet izleyebileceğim için birdenbire heyecanlanmıştım.
Bu esnada yemeği getirdiler. Alelacele yemeye başladım, zaten tam bitirdiğimde de izleyemediğim kısım denk geldi ve dikkatimi filme daha da bir yoğunlaştırdım.
Son sahne gerçekten de herkesin dediği kadar vardı ve filmin bütünüyle birlikte düşününce hakikaten anlamlıydı:
Ekranda sadece demir parmaklıklar ve onların ardındaki başrol oyuncuları, Cengiz Köprücü’yle Faruk Üstünel vardı. Filmin başından beri belli edilenin aksine, şaşırtıcı bir biçimde hapisten - hem de başrol olmalarına rağmen - sadece ikisi kaçamamıştı ve çok etkileyici bir tonla, kollarını parmaklıklardan ekrana doğru uzatarak şunu diyorlardı: “Lütfen, kurtarın bizi!” Film de burada bitiyordu.
Hem yemekten hem de filmin sonundan duyduğum memnuniyet bu mekanı tekrar gelinesi yerler listesinde en üst sıralara kadar çıkarmıştı. Yine aynı memnuniyetle hesabı ödeyip fazlasıyla mutlu bir şekilde dışarı çıktım. Artık geriye hapishanenin yolunu tutmak kalıyordu.
Hapisteki arkadaşım tanınmış bir üniversitenin felsefe bölümünden daha yeni mezun olmuş, şimdilerde asistanlığa hazırlanan, basit ve mütevazi fakat son derece yetenekli olduğu her halinden belli sevdiğim bir insandı, hatta en iyi arkadaşlarımdan biriydi.
Fakat ne olduysa tam iki hafta önce olmuştu:
Çalışma masasının başında her zamanki gibi oturuyormuş. Kahvesini, sigarasını içiyor ve en basitinden sadece düşünüyormuş. Hani tam da uyumadan önce düşüncelerimiz iyice saçmalamaya başlar ve bizi uykuya doğru iterler ya işte aynı şekilde arkadaşımın da aklına daha önceden hiç düşünmediği uçuk kaçık fikirler gelip duruyormuş. Bunları mutlaka not etmesi gerektiğinin bilincine varmış ama uyku o kadar fena bastırmış ki başı masanın üstüne düşmüş ve adeta bayılır gibi uykuya dalmış.
Ertesi gün uyandığında kendini bir hücrenin içinde tek başına bulmuş, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Hücresinin önünden geçen insanlara neler olup bittiğini, oraya nasıl getirildiğini, suçunun ne olduğunu sormuş yüzlerce kez fakat kendisine söylenen tek şey, isterse ailesine ya da yakınlarına mektupla haber verip burayı ziyarete gelebileceklerini bildirebileceğiymiş, zaten bundan başka da hiçbir hakka sahip değilmiş. Birtakım olaylar açıkça belli olup gerekli işlemler hallolana kadar kendisinden sadece hücresinde sessizce oturması bekleniyormuş.
Ailesiyle dün görüşmüş, beni de bugün için bekliyormuş. Söyleyeceği çok önemli şeyler varmış. Ziyaret saati öğleden sonraymış.
Bana yazdığı mektupta da bunlar yazıyordu zaten. Nitekim ben de gelmiştim artık.

8 Haziran 2011 Çarşamba

UĞULTU

Sesler!
Ses var.
Hiç durmadan
Ses var.

Çok sesliden
Çıt çıkmaza
Kesintisiz
Ses var.

Onlar sussa
Sen susmazsın.
Aralıksız
Ses var.

Sessizlikte
Sonsuzlukta
Bitmeksizin
Ses var.

ELİF

Her şeyin sonunu ilk başta göstermek meselesi. Ne olacağı çaktırmadan anlatılmıştı bize zaten, ama biz anlayamadığımız için çok şaşırmıştık. Şimdiyse durum biraz farklı. Sonunu veya başını bilmek hiçbir şey değiştirmeyecek. Hem böyle başlıyor hem de böyle bitiyor. Birbirinin tamamen aynısı iki odayı bağlayan kapının anahtar deliğinden bakmak gibi. Bu öyle bir kapı ki her iki tarafa da açılabiliyor, bazen soldan bazen sağdan. Delik de kapının tam ortasında. Bakış açısı farklılıklarının para etmediği bir durum. Yine de odalar sadece şekil olarak aynılar, biliyoruz. Ama ikisinin de apayrı iki oda olduğu ayan beyan ortada, bilmemezlikten mi geliyoruz! Fakat öyle çok girip çıktık ki o kapıdan, ilk hangi odadaydık, başlangıç neresiydi artık bir fikrimiz yok. Taraf olmak ne kadar da önemli! Duvar örüldü, kapı yapıldı, yazılar yazıldı bir kere. Dönüş yok. Aslında var ama hangisine?

KORSAN YAYIN YA DA RESMİ AÇIKLAMA

Üstteki öykü şöyle geldi aklıma: Takılıyordum ve kafam öyle bir hale geldi ki kendimi o an, kendini oyalamak için sıkıntıdan sürekli hayal kuran tamamen felçli bir insanın hayali şahsiyeti olarak düşündüm. Yani tüm dünyam o adamın hayalinden ibaretti ve bu sebeple her an tüm hayatımın birden buharlaşabileceğinden korkmaya başladım. Saf bir korku. Varoluşun bir anda yok olabileceği ihtimalinden duyulan daimi tedirginlik. Ani bir aydınlanış. Her şey boşunaymış meğerse itirafı, kaygısı ve rahatlığı belki de biraz. O felçli insanın zihnine geri dönmek en sonunda. Sahip olduğun tüm kurgu yaşamını kaybetmek, hatırlayamamak ve tekrar o hareketsiz insan olmak nihayet.
Bir de yakın bir zamanda uyku felci geçirmiştim bir rüyamda. Biri bana işkence ediyordu. Bir boru soktular boynuma ve aniden hareketsiz kaldım, her şeyin bir rüya olduğunu anladım ama uyanamadım da. Belki de o felçli adamdım gerçekten o anda.
İki anı birleşti ve bu öykü çıktı ortaya. Öykü değil de bence, lüzumsuz bir fantazya. Evham krizi. Başka bir şey değil.

HAYAL

Az önce rüyamda bana bir araba çarptı ve tamamen felç oldum. Hiçbir yerim oynamıyordu. Göremiyordum, duyamıyordum, tadamıyordum, koklayamıyordum, hissedemiyordum. Ama bir bilinç olarak bir şekilde yaşadığımı duyumsayabiliyordum içimden. Bence ölüden bir farkım yoktu. İyi de neden ölmemiş olaydım ki! Buna yaşamak denebilir miydi?
Bir süre sonra elbette çok sıkıldım ve anılarımı hatırlamaya çalıştım. (Halen rüyadayım.) Bu konuda bayağı yetenekli bir hale geldikten sonra - bu tabii ki çok uzun sürdü, fakat istemediğim kadar da vaktim vardı – artık anılarımı tekrar yaşıyor gibiydim. Her şey sanki gerçekti ve ben onları tekrar deneyimliyordum ve bu böyle sürerken o an – yani ben halen bir ölü gibiyken – gerçekmişcesine anımsıyor olduğum hayatımın öyle bir anına denk geldim ki tüm bu olup bitenler benim için birden en anlaşılır seviyeye ulaştılar: Bir gün bir rüya görmüştüm ve uyanınca bu rüyamı yazmaya başlamıştım. Rüyamda bana bir araba çarptı ve tamamen felç oldum. Hiçbir yerim...