Follow by Email

7 Mayıs 2011 Cumartesi

SONUNDA BİTTİ

Sevgili Dostum,

Bu mektubu sadece ve sadece sana yazıyorum. Her mektubun adresine ulaşacağını umarak bu satırları okuyacağını düşlüyorum. Mektup sana nihayet geliyor ve sen de okumaya başlıyorsun. Tüm yazıya öncelikle şöyle bir göz gezdiriyorsun, kimi kısımlara takılıyor gözün, ne ilginç kelimeler var, acaba oradan mı başlamalı? Hayır diyorsun, bodoslama girilmez, neyime gerek, anlamsızlaşır, baştan sona, ayıp, dümdüz ne güzel, böylece başa dönüyorsun. Sadece bir saniye sürüyor bunlar, ama ben sana söyleyeyim, bu bir saniyeni bile boşa harcıyorsun, çünkü dostum özgür bir insan olduğunu biliyorum ve sana okuman için verdiğim bu kitaba yapabileceğin gibi aynen, bu mektuba da istediğin yerden başlamakta özgürsün diyorum.
Buradan mı başladın okumaya, peki öyle olsun, bunun için gücenecek değilim, ne yaparsan yap, ben sanki hiç de umrumda değilmiş gibi gözükmeye devam edeceğim ve sen bunun bir yalan olduğunu benden daha iyi biliyorsun.
İkinci bir Cortazar ya da Calvino olmak niyetinde değilim, bırak bunları, okumuş olduğum herhangi bir insandan bile gölgeler taşıyor olabileceğim kaygısı bu satırları yazarken dahi her daim titretiyor beni, ama bir o kadar da heyecanlandırıyor her seferinde çok ünlü bir konuk oyuncu almışım gibi. Neyse ki bilgisayarda yazılıyor tüm bunlar, böylelikle geçmişin hayaletleriyle temas ettiğim anda bekaretini kaybeden şu bozuk el yazımı göremiyorsun sen, Allah’a şükür!
Hayalet diye bir şey yoktur, biliyorum, fakat onlarla aramdaki tek fark da bu sanırım. Onlar öldü, dünya döndü, ben doğdum. Ben öleceğim, dünya dönecek, sen doğacaksın. En önemlisi de onların hikayesi başka aletlerle yazılıyor, benimki başka, seninki başka.
Şimdi de buraya mı geçtin? Çok iyi!
Aletler dedim! Evet, aletler! Böyle bölük pörçük yazmaya hep şu aletler itti zaten beni. O hayaletler de çok çekti bunlardan. Ne yazacaklarını, neyle, nasıl yazacaklarını hep şaşırdılar, anlaşılmadılar, dışlandılar, sonra da öldüler; fakat bu eşyalar hep baki kaldı. Bizim de basit ama düşünen bir aletten farkımızın olmadığını anlayıverdik böylece.
Açık açık konuşayım, bahsettiğim aletler tarafından paramparça edilip sonra da bir araya getirilmiş bu kitap bir roman değil. Bitmek bilmeyen bir hikaye silsilesi mi, böyle de denemez. Haydi illa bir isim koyacaksak koca bir deneme diyelim, çünkü denemekten başka şansım yok. Denedim de olmuş mu, buna sen karar verebilirsin ancak, ben değil. Olmamışsa tekrar denerim, tekrar yenilirim, bir mahsuru yok. Ölene kadar vaktim bol. Zaten ben yapamazsam da sen benim yerime yaparsın sonra, sana bu konuda güvenim sonsuz.
Ben sana güveniyorum, eh o zaman senden bazı ricalarım da olacak. Yapamayacağını bilsem bile her ne kadar, beni benden soyutlamaya çalış bu yazdıklarımı okurken. Beni hiç görmedin, tanımıyorsun, seninle o kadar vakit geçiren, sohbet eden insan ben değilim, hatta ben hiç var olmadım ve bunlar da gökten vahiyle indirilmiş bazı metinler, sırası hep karışmış, ben bir sıraya koyamadım, nitekim peygamber filan değilim, sen yapabilirsen ne ala, ama ne yaparsan yap seni de peygamber addetmem bilesin. Ah ne kadar da boş ricalar, umutlar! Ama neyse sen yine de biraz çabala, ümit et! Beni de sadece bu ümitler yazdırıyor be dostum!
Henüz pek bir şey anlatamadı bu mektup fakat merak etme, ben yine buralarda olacağım ve sen istesen de istemesen de yardımına koşacağım. Mecazi konuşmuyorum, cidden olacak bu dediğim, neyse birkaç sayfa sonra görürsün zaten. Ben dönene kadar ne anlatırlarsa anlatsınlar inanma, ben gelince de bana inanma, başka ihsan istemez.
Sonunda bitti. Başlamadan hem de, eğer buradan başladıysan okumaya.
(Seç hepsini ve akabinde sil. “Okuruma mektup” soytarılığına daha fazla katlanamam artık. Ama... Siktir, tabii ki yapamam!)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder