Follow by Email

10 Mayıs 2011 Salı

GÜNÜN YEMEĞİ

Felsefe ve edebiyat çorbası. Hem biçem olarak çorba olmanın akıcı özgürlüğü, hem de içerik olarak her türlü malzemenin bir araya getirilip her defasında öncekinden daha lezzetli bir tat oluşturması. Uzun, iddialı ve bütünsel bir roman; kısa, anlık ve hazsal bir öykü; uzunluğu ya da kısalığı fark etmeyen, sadece dürüst olmaya çabalayan samimi bir deneme. Zihnimizle her birini teker teker tadabilmek, ayırdedebilmek, ama en önemlisi bu yeni tadın da bambaşka bir zevki olduğunu duyumsayabilmek. İçerikteki küçük parçalardan daha başka bir bütünselliğin var olduğuna dair bir tahmin, bir sezgi, bir umut. En hoş yanı da, bu yemeğin yazılı bir tarifinin olmaması, olmayacağı. Tüm bu anlayışların toplandığı bu yeni akıma “çorbacılık” dendiğini duydum, ama pek emin değilim, bizzat ben sallıyor da olabilirim, belki işin sırrı burada yatıyor, hani şu “püf noktası” diye bahsedilen ince ayrıntı. Ve ben diyorum ki bu çorba ben nasıl pişirdiysem hemen anında o haliyle içilsin, zehir katmadım içine merak etmeyin; aksi halde yenilik namına hiçbir şey temsil etmeyecek, soğuyacak, leş gibi olacak. Her insanın damağında farklı bir hazla, lezzetle hissedeceği o sonsuz tatların hepsi bir anda yok olacak; sonsuzluktan hiçliğe, yokluğa dönecek; dökeceğiz hepsini lavaboya ya da ardından çekeceğiz sifonu ve bir boru labirentinden akıp gidecek kanalizasyona tüm bu tatların olasılıkları, kim bilir belki bir gün biri boklar içinde çorbayı bulur da tekrar pişirir gibi gerçekleşmesi boş ve imkansız bir umuda bel bağlayacağız sonunda. İçin hadi soğumadan, abur cubur değil bu, canım ve aklım çıktı hazırlamak için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder