Follow by Email

7 Mayıs 2011 Cumartesi

DENEME BİR-Kİ

Iıııı, şey, öhm, aaaa ve buna benzer birçok düşünme ünlemi. Ben aslında lafa nasıl başlayacağımı bilmiyorum, hatta tüm söyleyeceklerimi şu an birden unuttum, kafam boş bir levha gibi, hani tabula rasa diyorlar ya, o hesap. Nasıl anlatayım, düşünüyorum o halde bir şeyler uydururum nasl’olsa diyen bir konuşmacının kürsüye çıktıktan sonra yaşadığı tıkanıklık gibi aynen. Evet, işte aynen öyle. İyi oldu bu benzetme.
Iııı... Ben beceremiyorum bir türlü. Tıkanıp kalıyor sözcükler filtrede. Bu panik havası, anlatacaklarımın çokluğundan mı, anlatacak hiçbir şeyimin olmamasından mı? Kırılgan kalıpların ardına siniyorum çaresiz. Evet. Iııı... Başka bir şey daha vardı, fakat nasıl da uçtu gitti hemen. Boşluk. Ama o lafı bir etsem, bir çıkarsam sesimi, bir oynatsam elimi bambaşka bir yol tutacaktı bu metin ve okuyanı.
Beynimdeki suflör fazlalığı. Yokluğu da olabilir.
Hah, hatırladım. Kırılgan kalıplar. Ellerinde kazmalarla gözümün, ağzımın, beynimin içine, elimin dışına bakan binlerce seyirci. Kalıplarımı kırmak, sığınaklarımı yıkmak için yol gözlüyorlar, hepsi tetikte. Tek bir bahane ve işim bitik. Evet, bunları söyleyecektim, şimdi söyledim de ne oldu yani! İyice battım şu an, tepeme binecekler işte. Daha da artan bir suskunluk. Hiç konuşasım kalmadı artık. Üstelik beceremiyorum da. Ööhm... Yok! Olmuyor. Sessizlik iyiden iyiye şiddetleniyor. Sessizliğimin sesi kalınlaştı. Al işte, kalıba bak, tövbe yarabbi! Hadi kırın dökün bunu da.
Çünkü konuşma anlığının akışkan coşkunluğu, tüm düşünsel özlerimi bir kaşık suda boğuyor an be an. Somut birim olarak salise salise. Aslında seyirci değil, zaman beni konuşturmayan: “Sen biraz sus, boşa konuşma, ben konuşacağım, her anı dolu dolu. Ben başladığımdan beri hiç susmadım, hep konuştum, hep aktım.” Onu gizli gizli kayda alıp cümlelere, kelimelere hapsetmemin öcünü alıyor aklınca. Danışıklı bir dövüş söz konusu. O beni konuşturmuyor, ben onu yazıyorum, konuşturmuyor yazıyorum, konuşmuyorum yazdırıyor... Yeter, söz benimdir!
Iıımm... Bakmayın öyle, tek laf çıkmadı ağzımdan daha. Korkuyorum.
En iyisi kendi kendime konuşuyormuş gibi yapmak. Kanatları takıp sırtıma, papazsız günah çıkarmak.
Sus, sus, sus... Çıkış verildi, destuuur haydi başla. Böyle pat diye olur mu ama, damdan düşer gibi. Önce bir prolog, uvertür gerek bize. Sözümüzü yumuşatacak çalgılar gerek önce. Müzik mi şimdi bu, şiirsellik bu mu? Müzik güzelse güfteye, güfte güzelse müziğe ne hacet? Kendimle beraber sizi de kandırıyorum, özellikle tüm kulakları.
Şimdi sinirliyim. Lafları birbirine dolanan adamın uzun bir süre sustuktan ya da saçmaladıktan sonraki patlama anı. Söz orgazmı. İfade fabrikasının ham maddesi: Adrenalin. Bak şimdi başlıyor, şu cümlelere gel, spiker gibi mübarek. Eylem lokomotifi harf dolu vagonları sürüklüyor ardı sıra. Makine refleksleri en üst düzeyde. Sus dedikçe öttürüyor düdüğü, biniyor tepene. Zeytinyağı gibi hep üstte, mikrofon onda çünkü artık. Çekeriz fişi deyince ama nasıl da uysallaştı pezevenk. Pıs diye söndü, bitti yakıtı. Söz uçtu, yazı yoktu zaten.
Mektup ardından konuşmak, atıp tutmak kolaydı tabii. Böyle yüz yüze gelince işler karışıyor hemen. “...hatta ben hiç var olmadım ve bunlar da gökten vahiyle indirilmiş bazı metinler, sırası hep karışmış...” Laf etmişim bal kabağı! Burada kanlı canlı insan duyularının kölesi ve efendisiyim artık bizzat. Kendime bir çeki düzen vermeliyim. Ölçüp biçip öyle konuşmalı. Neyime güvenerek temelsiz iddialarla dolup taşarım! Bin kafadan bin ses paranoyası. Olmazsa bir taş da ben atarım kuyuya, nasipleniriz delilik payesinden. Çifte pasaport alırız, bir deli bir dahi, yalama ederiz ince hududu. Hiç iplenmemek riski de cabası.
Kaç kelime, kaç satır! Oha! Bunca lafı ben mi ettim? İki kelimeyi yan yana getiremeyen, getirince bile söyleyemeyen ben? Hepsi ne kadar sürdü saniye biriminden? Sesim yabancılaştı, konuşan kim?
Bu kadar yetişkin bunalımı yeter, biraz da çocukluğumuza inelim ki iyice bilimselleşelim. Ben sana adam olamazsın demedim, bilim adamı olamazsın dedim. O halde her şeye yeniden başlayalım, çocuk olalım ilk önce, baştan öğrenelim konuşmayı-okumayı-yazmayı.
Roman okuyordum. Annem geldi: “Oğlum, o kitap biraz ağır değil mi sana?”
Ağır anne ağır! Akıp gidiyor yazılar, dünyevi diyaloglar nasıl gerçekleşir hiç takmadan. İnsan kendini aciz hissediyor elbet bir süre sonra.
Hitap, retorik, diksiyon, geçtim bunları. Ben tümden konuşamıyorum sanıyorum.
Durmadan, duraksamadan, bir yerden okuyorlarmışcasına konuşan Rus coşkunları. Belagat cambazları. Bunun üstesinden gelmek için daha çok okumaya başladım bu sefer. Kısır döngü. Bunalımım arttı. Okudukça da daha az konuşma gereği duyuyordum çünkü. Gereği yoktu, yazılmışı vardı zira. Yavaş yavaş büyüdükçe pek de öyle matah bir şey olmadığını anladım ama hitabetin. Bahane buldum kendime, yazmak için.
Fakat biri de şöyle demiş: “İnsanları etkileyenin kitaplar değil, hitaplar olduğuna inanırım.” Bunu söyleyen adam, bir kötülük timsali olarak her daim başvurmaktan kaçınmadığımız Hitlermiş. Gelin görün ki Alman olmasına rağmen Türkçe için ne müzikli laf etmiş adam.
İşte böyle vaziyetler. Ööö... Sanırım kustum hepsini, başka bir şey kalmadı şimdilik. Iııı... Ne ıııı’sı, yalancı köpek! Çatır çatır susmadan konuştuğunu yazıyorsun on saattir, fikrin zikrin ayrı oynuyor, götün başın ayrı. Nereden bakıp da söylüyorsun lan bunları, cevap ver. Yoktan var olmaz hiçbir şey, referans ver adam. Bir sözüm daha var sana! Ama unuttum. Bu sefer cidden. Ne boş işler bunlar! İşin içinden çıkamadım mı her paragrafın sonuna imlemeden de duramam bu lafı: Ne boş işler bunlar!
Ama aynı hataya düşmem tekrar, artık kolayı var: Al kamerayı, çek kendini, metni oku, kes rolünü, yanlışlık var, hata mı yaptın, duraksadın mı, sil baştan, tekrar çek, kes yapıştır, kurgula, ver kitleye. Buyrun. Kaseti çoktan hazırladım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder