Follow by Email

31 Mayıs 2011 Salı

PERİ

Zor zamanlardı. Hiçbir şey dilediğim gibi gitmiyordu fakat umudumu bir parça dahi kaybetmemiştim. Çünkü eğer istersem her şeyin dilediğim gibi gerçekleşebileceğini biliyordum. Bu sebeple Tanrı’dan artık bana hayalgücü değil, hayallerimi gerçekleştirme gücü vermesini diliyordum. İşte tam böyle bir zamanda, gerçekliğimde mi hayalimde mi olduğunu kestiremediğim bir peri beliriverdi karşımda. Odamda bir o yana bir bu yana dört dönüp pır pır uçuyor, adeta dikkatimi celbetmeye çalışıyordu. Onunla ilgilenmiyormuş gibi yapmayı sürdüreceğimi anladığında burnumun dibine kadar giriverdi. Onu tokatlayıp bir sinekmişcesine duvara yapıştırmayı planlıyordum fakat bundan vazgeçtim, çünkü neler saçmalayacağını çok merak ediyordum.
Tipik bir utangaç kız tavrı sergileyerek, bir türlü konuşmaya başlamak istemiyordu. İlk sözü benim söylememi ümit ediyordu. Periler hep kız mı olmak zorundaydı? Acaba bakire miydi, yoksa daha önce birilerinin dileklerini defalarca gerçekleştirmiş tecrübeli ve olgun bir kadın mı? Neden lambadan çıkan bir cin görmüyordum da benim kültürümden olmayan bir peri görüyordum, cinlere inanmadığımdan dolayı mı? Periler çok mu inanılasıydılar?
Ama şu noktada, bir erkek olduğum gerçeğini de göz ardı etmemek gerek. Hem ben, hangi cinsiyetten olduğu belirsiz, ayakları tersten bir yaratığı ne yapayım? Oysaki şu peri hiç de fena gözükmüyor. Küçük, şirin bir şey. Evire çevire...

-Ne var, ne oldu?
-Dile benden ne dilersen.
-Nasıl olacak bu iş?
-Sen aklından bir şey geçireceksin, ben de onu gerçeğe dönüştüreceğim.
-Ben zaten aklımdan sürekli bir şeyler geçiririm, hangi birini gerçekleştireceksin?
-Birine yoğunlaş sadece, her şeyi gerçekleştiremem tabii ki.
-E, yoğunlaştık diyelim. Sonra? Aklın, mantığın basıyor mu bu iddia ettiğine?
-Şu elimdeki asayı görüyor musun? İşte ben bunu havada bir kere sallayınca o dilediğin şeyi gerçekleştirmiş olacağım.
-Bütün olay asada yani. Sen ne boka yarıyo’sun o zaman?
-Kabalaşıyorsun. Dileğini gerçekleştirmem böyle yaparsan.
-Çok da umrumdaydı, benim dileyeceğim şey zaten peynir ekmek. Gidip kendim yaparım, elim ayağım tutuyor çok şükür.

Bu laftan sonra periyi odada yalnız bırakıp mutfağa gittim. Ancak fark ettim ki maalesef evde hiç peynir kalmamıştı. Periye dönüp bir kalıp peynir mi dilesem diye düşündüm fakat ona muhtaç kaldığımı hissettirmek istemiyordum, boşu boşuna burnunu kaldırmak yersizdi. Hemen bakkala gidip bir kalıp peynirle eve döndüm. Peynir ekmeğimi güzelce hazırladım ve odama geçip yemeye başladım. Peri benimle ilgilenmiyormuş gibi yapıyordu fakat göz ucuyla habire beni kesmesi dikkatimden kaçmıyordu.

-Al bi’ lokma, göz hakkıdır.
-...
-Alsana kızım, iki saattir uçup duruyo’sun, yorulmuşsundur.
-Hiç senin gibi biriyle karşılaşmamıştım. Aşk dilerlerdi, para dilerlerdi, başarı dilerlerdi. Ben de gerçekleştirip  giderdim hemen.
-Peynir güzelmiş.  Valla al bi’ parça acıktıysan, çekinme.
-Ühü ühü!
-Şimdi n’ooldu, neye ağlıyo’sun?
-Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? Bu kadar kaba bir insan görmedim.
-Öyle deme, aslında çok romantik biriyimdir. Gel hadi yanıma, gel! Ağlama artık.

Peri yavaşça yanıma sokuldu ve başını omzumun üstüne koydu. Saçını okşayarak onu teselli etmeye çalıştım. Ağlaması biraz kesildi. Karnım da doyduğuna göre artık ikinci aşamaya geçebilirdim. Elimi kibarca göğüslerine doğru yönlendirdim ve onları okşamaya başladım. Alnını öptüm ve kaçınılmaz olarak elimi daha aşağılara doğru kaydırdım. Şimdiye kadar tepki göstermemesine rağmen elim oraya ulaşınca birden cellallendi:

-Ne yapıyorsun sen? Hayır, olmaz!
-N’oolucak kızım, elliyorum sadece biraz.
-Hayır olmaz dedim. Babam ne der sonra!
-Baban nereden bilecek kızım, bak sadece biraz...
-Hayır diyorum, hayır! Ühü ühü! Sapık mısın sen ya!

Bu “sapık” lafı beni hem daha fazla tahrik etmiş hem de inanılmaz sinirlendirmişti. Sen kimdin ki bana sapık diyebilecek! Var mıydın yok muydun bu bile belli değildi daha. O kadar sinirlenmiş ve azmıştım ki perinin kolunu bacağını tutup tokat üstüne tokat yağdırmaya başladım suratına.

-Ulan kaltak, dile benden ne dilersen diyo’dun iki dakika önce! Daha ilk andan beri senle sevişmek istiyorum, bariz değil mi? Hani, ne oldu periliğine!
-Ühü ühü! Ama olmaz, hayır, bu şekilde olmaz!
-Ne demek olmaz! Her şeyi sen yapacaksın di mi, bi’ halt beceremeyiz biz. Gör bak işte, nasıl beceriyorum! Ha-ha! Üstüne bir de seni beceriyorum tatlı niyetine. Sen benim dileklerime muhtaçsın kızım, bunu böyle bil!

Kötü bir adammış gibi şeytani kahkahalar atmaya başlamıştım ama hiç de kötü bir adam olmadığımı adım gibi biliyordum. Perinin kanlar içindeki suratına bakarken dahi kötü bir insan olmadığımdan emindim. Ama attığı çığlıklara bakılırsa küçük peri tam aksini düşünüyordu. Irzına geçen bir adamı sevmek kolay değildi elbette. O böyle kaba ve bayağı cümlelere dayanamayacak denli narindi fakat varlık nedenine ters düşecek bile olsa birisinin ona bu tür cümlelerin de kurulabileceğini göstermesi gerekiyordu.
Nitekim malum şeyi malum yere yerleştirdikten sonra peri birden paramparça oldu. Çünkü o kadar küçük ve narindi ki buna dayanamazdı. Beklediğimin aksine bir peri tozuna filan da dönüşmemiş, binlerce et ve kan parçacığından ibaret bir hale gelmişti. Varlığını hatırlatabilecek ondan bana geriye kalmış tek şey ise debelenirken yere düşürdüğü parıltılı asasıydı. Asayı yerden aldım, şöyle bir inceledim ve hiçbir boka yaramayacağını bildiğimden ötürü bir çakmakla hiç düşünmeden yaktım.
Asanın çıkardığı duman tüm odayı bir anda kaplayıverdi. Bu dumanı içime çekerken zihnimde oluşan ilhamla – fakat benim zorla ve söke söke elde ettiğim bir ilhamla – masamın başına geçtim ve kağıt üstünde tek ve nihai asa olarak kabul edilen kurşun kalemimi elime alarak asıl dileklerimi kendim gerçekleştirmeye başladım.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

BİRİNCİ

Üçüncüyü geçen üçüncü olur. İkinciyi geçen ikinci, birinciyi geçense birinci. Bu, bilindik bir sorudur: “Şunu geçersen kaçıncı olursun?” Çocuklar bunun cevabını genellikle yanlış verir ama yetişkinler doğru cevaplamak zorundadır. Zaten bu yüzden yetişkin olmuşlardır.
İğrenç bir sabah ayazı var. Deniz kenarında bulunuyor olmam soğuğun etkisini daha da arttırıp dişlerimin istemsizce birbirine vurmasına neden oluyor. Soğuktan bir an önce kurtulmak için adımlarımı hızlandırıyorum. Beni yarış alanına götürecek olan deniz taşıtına, yani motor’a gişelerden bir bilet alıyorum. Gişedeki kişi bir yarışçı olduğumun farkında değil. Zaten o gişelerden her gün o kadar çok insan geçiyor ki biletleri verdiği kişilerin insan olduğunun bile farkında değil. Bu mahşer kalabalığı her zaman dikkatimi çekmiştir. Aslında hepsinin tek bir kalabalık değil de ayrı ayrı insanlar olması ise şimdi dikkatimi çekiyor.
Bir yarışçı olarak kendime ilke edindiğim en önemli düstur şu: “Nüfus patlamasının çılgınlığa ulaştığı bir çağda ikincileri kim dikkate alır?” Başarılı, en başarılı olmak çok önemli. Birinciyle aramdaki fark ne kadar az olursa olsun, birinci yine birincidir. Beni birinci olmanın eşiğine getiren ama içeri itemeyen tüm çabalarım ise birer hiç olur gider.
Küçük bir motorun nasıl da bu sayıda insanı taşıyabileceğini hiçbir zaman kafam almadı. Tüm oturma yerleri dolmuş ve pek çok kişi ayakta. Israrla yolcu almaya devam ediyorlar. Motor kıyıdan ayrılırken bile motora zıplayarak binenlerin sayısı hiç de az değil. Nasıl batmıyoruz şaşıyorum. Teknoloji demek ki hepimizi su üstünde tutabilecek kadar ilerlemiş. Ama aynı teknoloji pek de konforlu bir yolculuk olanağı tanımıyor bize. Dalgaların motorda oluşturduğu şiddetli sarsıntılar kalabalık içindeki insanların birbirine çarpmasına neden oluyor. Tartışmalar çıkıyor. Atışmalar, söylenmeler ve küçük çaplı kavgalar ortamı dolduruyor. O kadar çok insanız ki burada, insanlıktan çıkıyoruz.
Kalabalıktakilerin pek azı benim gibi yarışçı. Çoğu seyirci. Ama kimilerinin bir yarıştan haberi bile yok. En kötü durumdakiler onlar. Ayrıca en mutlu olanlar. Umursanmamayı umursamayanlar.
Motor yolu yarılıyor. Pisti kontrol için dışarı çıkıyorum. Başlangıç çizgisi demir bir zincirle belirlenmiş. Zincirin en sağına geçiyorum. Çünkü motordaki görevli, zinciri sağ taraftan açacak. Bu da bana avantaj sağlayacak.
Karşı kıyıya yaklaştıkça yarışçılar zincir boyunca diziliyorlar. Seyirciler ise arkamıza toplanıyor. Her yarışçının gözünde aynı arzuyu görebiliyorum: Birinci olmak. Yani çılgın bir kitlenin arasından sıyrılmak ve göze batabilmek. Bu başarımızın kimsenin umurunda olmayacağının farkında olsak bile.
Aslında başarı filan değil bizim aradığımız. Sadece insan olmak istiyoruz. Kalabalıktan ayrılarak aslında tek bir kişi olduğumuzu göstermek istiyoruz. Bu yarış bize bu şansı tanıyor. Kendimizi katılmaya zorlanmış hissetsek de bu yarış bize mücadele olanağı veriyor.
Motorun iskeledeki lastiklere çarparak durmasına çok az kaldı. Zincir çözülüyor ve yarış başlıyor. Artık her şey serbest. Her zamanki gibi.
Yarış toplam yedi saniye sürüyor. Bu yedi saniyenin altısını, motorun ucuna geçip mesafenin iskeleye atlayabileceğim kadar azalmasını bekleyerek geçiriyorum. Geri kalan bir saniye ise benimle aynı anda atlamış kişiyle havada yaptığım çekişmeyi kapsıyor. Diğer yarışçılar zaten çoktan geride kaldı, elendi ve kalabalık tarafından yutuldu. Ağırlığımı diğerine göre daha fazla veriyorum ve iskeleye ayak basan ilk ben oluyorum. Birinciyim.
Seyirciler coşmuyor, flaşlar patlamıyor, gazeteciler röportaj için yanıma koşmuyor. Motoru iskeleye bağlamakla meşgul olan görevli bile elimi sıkıp tebrik etmiyor. Boynuma çiçek takacak güzel kızlar yerine, yeni başlamış yağmuru fırsat bilip şemsiye satmaya çalışan satıcılarla karşılaşıyorum. Bir adet şemsiye alıyorum ve günümün geri kalanını birinci olabileceğim daha mantıklı yarışları araştırarak geçiriyorum.

29 Mayıs 2011 Pazar

ÇOK-ADAM

Bana da parçalanmış zihinli bir insan rolü yapmak denk geldi işte şu fani dünyada. Ama yeter mi? Rolümü kırk yıllık oyunculara taş çıkartacak denli sağlam oynasam, hatta rol dahi yapmayıp delirerek doğrudan o adam olsam bile yeter mi? Şu sonsuz evrenin görebildiğimiz tarihinde ancak bu mu olacaktım? Bir vida? Sadece tek bir adam olup da varoluşumu tamamlamak istemiyordum, yetmezdi bu bana. Ama bir şans verilir de ölümümden sonra ikinci bir insan daha olursam – reenkarnasyon diyorlar buna, ama bence değil – o zaman da ilk varoluşumun özgünlüğünün bir anlamı kalmıyordu. Zaten bence öldük mü ölüyorduk, tüm biricikliğimiz yok oluyordu. Tekrar doğsak bile eğer ki önceki varlığımızdan hiçbir şey hatırlamıyorsak ve herhangi bir süreklilik arz etmiyorsak bu yeniden doğuşun ne anlamı kalıyordu, bambaşka yeni bir biricikliğe kavuşuyorduk. Hem bir başkasının anılarını hatırlayıp da o bir başkası olmamak cehenneme gitmekten bile kötü olabilirdi. O halde benim için en geçerli yol, şu mevcut varlığımı mümkün olduğunca parçalara ayırıp, her bilinçten tatmaya çalışıp bir çoğulluk ihtiva ediyormuş gibi düşündürmekti insanlara. Ama başlangıçta yakındığım noktaya geliyorum: Parçalanmış, çok kişilikli bir insan rolüdür en nihayetinde o da. Bu hayatta bana biçilmiş rol budur. Hangi parçam söylüyor bunu size, önemli değil, benim işte söyleyen. Aslında çok eğlenceli. Kim dedi lan bunu, hangi kişiliğim söyledi? Zevkli be işte, zevkli! Koyver gerisini.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

İSİMSİZ KAHRAMAN

“Nokta” öyküsüne başlayamıyor. Çünkü takıntısı halen devam ediyor. Geçen sefer uyguladığı basit yöntemi tekrar uygulamaya karar veriyor ve “İsimler Ansiklopedisi” adlı kitabını açıyor. İçinden rastgele bir isim seçiyor, öyküsüne başlıyor.
“Nokta” ikinci duraksamasını yaşıyor. Seçtiği ismin, yakın bir arkadaşının ismi olduğunu hatırlıyor ve gücüne gideceğini düşündüğünden dolayı başka bir tane seçiyor. Daha önceden hiç duymadığı bir isim buluyor ve silgisizliğin verdiği eksiklikle daha birinci kısımdaki ismi silmeden ikinciye yenisiyle giriş yapıyor.
“Nokta” ikinci paragrafta yazdıklarını şöyle bir okuduğunda ikinci ismin, yazdıklarının şiirselliğiyle hiçbir uyum taşımadığını fark ediyor. Oysaki o, seçtiği ismin ve yazdıklarının kulağa hoş gelen bir ahenkle okunmalarını istiyor. Tekrar kitabına başvuruyor. Kafasından bir sayfa sayısı atıyor ve o sayfanın en üstündeki ismi kullanacağını belirliyor.
“Nokta” yine tatmin olmuyor. Talihin seçtiği bu isim belirgin bir biçimde bir milleti çağrıştırıyor. Öyküsünü tek bir milletle özdeşleştirmek ve evrensellikten bile bile uzak durmak ise yapacağı en son şeyler arasında yer alıyor. Yine kitaba el atıyor ama bu sefer işini talihe bırakmaktansa kendisinin daha mantıklı bir seçim yapacağını varsayıyor.
“Nokta” ilk başta oldukça şık durduğunu düşündüğü bu yeni ismin tarihteki önemli şahıslardan birinin ismi olduğunu anımsıyor. Hiçbir politik görüş belirtmeme ve bunlardan azami surette kaçınma huyundan ötürü, tarihsel bilinçaltının neden olduğu bu seçimden son derece rahatsızlık duyuyor ve bu kitapla bir yere varamayacağını anlıyor. Kitabı ateşe veriyor.
“Nokta” cayır cayır yanan kalın kitabın verdiği sıcaklık ile kendini avuturken birtakım fikirler üretmeye çalışıyor. Aklına basit bir fikir geliyor. “Bay” kelimesi ile alfabeden herhangi bir harfi birleştirerek “Bay A.”, “Bay E.” gibi isimler kullanabileceğini düşünüyor. Birisinin çıkıp “Sen bu harfle şuraya atıfta bulunmuşsun. Ajan mısın sen?” diye sorabilme olasılığı onu bu pratik fikirden hızla uzaklaştırıyor.
“Nokta” her şeyi boş verip aklından isim türetmeye uğraşıyor. Birkaç tane süslü isim buluyor ama fantastik diyarlardan kopmuş bu kelimelerin, kendi gerçek dünyası içinde fazla masalsı ve ukala kaçacaklarının hemen ayırdına varıyor. Hatta nasıl da bu kadar saçmaladığını düşünüp kendiyle dalga geçiyor.
“Nokta” son olarak kendi ismini kullanmaya yelteniyor ama bencilliğin doruğuna ulaşmış bu sapkınlığı aklına getirdiğinden dolayı kendine lanet ediyor.
“Nokta” baştan beri tüm yazdıklarını dikkatlice incelediğinde ise birden şaşkına dönüyor ve kendini, zaten kendi yaratmış olduğu ve silgisizliğinden dolayı da silemediği bir isimler denizinde boğulurken buluyor. İsimlerin bolluğundan kaynaklanan bu çokboyutluluğun her yöne çekilebildiğini görüyor ve yazdıklarının aslında neyden bahsettiğini kendi bile anlamıyor. Tüm yönlerden gelebilecek saldırı yorumlarının kaçınılmaz olduğunu biliyor ve sonunda her şeyi düzene koyacak gerçek bir karara varıyor.
“Nokta” öncelikle kendine bir silgi temin ediyor. Sonra da tüm yazdığı isimleri tereddüt etmeden siliyor ve bunların yerinde oluşan boşlukların her birine sadece küçük bir “Nokta” koyuyor. Öyküsünün kahramanı artık küçük, tek boyutlu ve zararsız oluyor. Kimseye gönderme yapamıyor, kimseyi gücendiremiyor, kimseyi çağrıştıramıyor.
“Nokta” isimlerden doğabilecek tüm tehlikeleri önlemiş olmanın rahatlığıyla yazmayı bitiriyor ve öyküsüne son noktayı koyuyor.

27 Mayıs 2011 Cuma

PİŞMAN

“Uydur uydur sor! Nedir bu?”
           
Yıllar önce ilkokula giderken bulmuş olduğum – daha doğrusu uydurduğum – küçük bir bilmece.
           
Bu tür zırvalar genelde çabuk yayılırlar. Ne kadar saçma olurlarsa o kadar akılda kalırlar çünkü mantıksızlık eğlencelidir ve çocuklar eğlenmeyi sever. Ancak çocuklar büyür, gelişir. Eğlenceden sıkılıp maddeye yöneldikleri dönemler gelir: Paralar, arabalar... Ve tüm bu bilmeceler birer birer unutulur çünkü artık bir işe yaramayacaklardır. Her ne kadar onlar sonsuza dek çocuklar arasında yayılıp durmaya, nesilden nesile aktarılmaya devam etseler de.
           
Yine aynı yıllardaydı, hatırlıyorum. Polisler evimizi basmışlardı. Annemle babamın pek de korktuklarını söyleyemezdim ama ben korkuyordum. Şirinlik yaparsam belki bizi çabuk bırakırlar diye düşündüm ve polislerden birine sordum: Polis amca, dedim uydur uydur sor! Nedir bu? Bana bir tokat attı, hayır cevap tokat değildi. Neden tokat attın bana, dedim ama içimden. Nedenini söyledi: Soru soranlardan hoşlanmazmış, hele böyle saçma soru soranlardan hiç. Eğer beni bir kez daha böyle soru sorarken görürse de hapse atacakmış. Peki tamam sormam, dedim ama içimden.
            
Artık otuzbeş yaşındaydım ve bir çocuğum vardı. Bana paralar ve arabalar kazandıran işimden evime geldiğimde çocuğum beni eğlendirir, okulda neler yaptığını anlatırdı bana. Bir gün geldi ve dedi ki babacığım, sana bir sorum var: Uydur uydur sor! Nedir bu? Bilmece, dedim. Evet dedi, bu bir bilmece. Hayır dedim, cevabı “bilmece”. Sorduğun sorunun cevabı “bilmece”. Şaşırdı, nereden biliyorsun dedi. Biliyorum dedim, çünkü bunu ben uydurmuştum.
           
Keşke dedim sonra, daha fazla uydursaydım. Yaktın beni polis amca! 

26 Mayıs 2011 Perşembe

İSTATİSTİK

Şansa inanmam. Tesadüfe veyahut tam tersi olan kadere filan da inanmam. İnanmadığım şeyleri sevmem. Fuzuli şeylerdir bunlar, haklarında ne kadar konuşsak boş. Bu soyut kavramların matematikle kısmen çözüldüğünü iddia edenler vardır. İşte bu iddiada bulunanlardan birinin sınavına girecektim birazdan.
Bir torba var. Bu torbada üç kırmızı, beş yeşil, dört tane de turuncu top var. İlk çekişte kırmızı çekme olasılığı soruluyor. Peki ya ikinci çekişte ilk topu geri atmadan başka bir renk  – misal turuncu – çekme olasılığı kaç? Eğer turuncu çekersek iki zar atıyoruz ve bu zarlardan ilkinin üç, ikincisinin beş gelmesi bize yazı-tura atma şansı kazandırıyor. Eğer yazı gelirse bir kadın gelecek ve bizimle birlikte olmak isteyecek. Son sekiz sevişmedeki ortalama performansımız tam olarak on üç dakika. Bu yeni sevişmedeki icraatımızın on birinci dakikada sona erme olasılığını tüm değişkenleri göz önünde bulundurarak hesapla.
Sorular bu ve bunun benzerleri. Matematik kullanılarak hesaplanabilirler elbet bunlar ama bu hesap, olayın gerçekleşeceği anlamına gelmez. Eğer işin ucunda güzel bir kız varsa ben sana o kırmızı topu beş kere de çekerim, on kere de. Renk körlüğümü hesaba katmamak kaydıyla tabii.
Hocam diyorum, dünyada yüz milyarlarca değişken var işte böyle, hangi birini hesaplayayım sana. Daha ilk topu çekmeden maazallah deprem filan olur belki, ben de fırlar kaçarım, kalırsın toplarla baş başa, ne malum! Ben derse çalışmadım demiyorum, çalıştım fakat yöntemleri pek de sağlıklı bulmadım.
Çocuğum diyor hoca, teorik şeyler bunlar, sen ne saçmalıyorsun, mazaret üretme hemen.
Peki hocam o zaman diyorum, son yirmi senede kaç öğrenci bıraktınız, söyleyin bana bunu. Duraksıyor, düşünüyor, yirmi sekiz diyor. Galiba yirmi dokuz olacak diye de ekliyor. İyi hocam diyorum, ben benim de kalma olasılığımın yüzde yüz olduğunu isterseniz size matematiksel, teoriksel veya siz artık ne diyorsanız, o şekilde ispatlayabilirim.
Hoca karşısında matematikle ilgisi olmayan bir adamın durduğunun farkında. Diyor ki gel benle o zaman, sana yan odada özel sınav yapacağım ama eğer dediğini ispatlayamazsan hakikaten bırakırım seni sınıfta. Sittin sene de geçirmem, anlaşıldı mı?
Tamam diyorum ve yan sınıfa geçiyoruz. Yeni kağıt çıkar ve yaz diyor, yirmi yılda yirmi sekiz öğrenci kalmışsa bu sene sınıfta kalma ihtimalin ne kadardır?
Kağıda şöyle yazıyorum:
Hocam senin ananı, avradını...
Yüzde yüz kalıyorum işte, buyrun kanıtı.
Sevgiler, saygılar...
Veriyorum kağıdı hocanın eline. Koca bir ikilemle baş başa kalıyor.
Eğer beni geçirmezse yanıtı doğru vermiş olacağım ki bu durumda da beni geçirmesi gerekecek. Fakat bunu yaparsa da benim yanıt yanlış olacak ve bu da beni geçirmemesini zorunlu kılacak.
Her halükarda hoca anasının edilgenliğiyle kalıyor. Benim de başka bir amacım yoktu zaten. Geçirmiş geçirmemiş kimin umrunda, ben ona geçirdim ya! Çünkü böylesi cidden çok daha eğlenceli.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

KÖTÜ BİR YAZARIN HABİRE KULLANMASI GEREKEN KALIPLAR

            Belki bilmemne, belki de bilmemne.
            Bilmemne mi, yoksa bilmemne mi?
            Peki ya bilmemneye ne demeli?
            Sanki aynen bilmemne gibiydi,
Adeta bilmemneymişcesine.
            Misal, mesela, söz gelimi bilmemne gibi.
            Peki acaba gerçekten de bilmemne mi?
Ve ha-ha!
Oğuz Atay gibi aynen,
Ha-ha!
Dilimiz düşene kadar güleriz böylece.
            Sanki aynen gerçekten de böyle,
            Adeta dilsizleşmemiz
Mutlaka gerekecekmişcesine.
Not,
            Gerçi, fakat, ama ve lakin,
            Karşıtlık belirten bağlaçlar da kullanılırsa,
            Ne kadar da hoş olurdu metin,
            Diye düşünüyorum,
Fakat bilmiyorum,
            Bilemeyeceğim.

UZUN

Fiilimsileri ve bağlaçları çok sevip fazla kullanmanın getirdiği olumsuzluklardan birisi de bir an önce bitmesi gereken bir cümlenin uzayıp uzayıp gereksiz yere edebileşmesinin yol açtığı anlayış sıkıntısı ve okurun uzun cümleler karşısındaki tahammül eksikliğiyle birlikte, aslında yazarın, okuyucusunu sıkma amacı gütmeksizin her şeyi tek bir cümlede toplayabilme ve eserinin Tanrı’sı olabilmesi ihtiyacının sık sık yapılan hatalardan biri olduğuna aldırmadan, bu sebeple “dahi” anlamındaki –de’lerin bokunu çıkartarak cümlenin sonuna gelince de kıvrak bir hamle daha yapıp aynen depoyu sıfırlamış bir arabayı köprünün ortasında bırakmak istemeksizin karşıya geçirirmişcesine insanı gerdikçe geren, fakat tüm bunları yaparken anlam ve dilbilgisinden kopmanın özgürlüğüyle harflerden kelimelere sıçrandı sıçranalı, yazının öznesini, tümlecini ve en önemlisi başlangıçta ne anlattığını tamamen unutup şunun farkına varılır ki bunun bir sonunun olmadığı anlaşıldığında yapılması gereken tek şeyin sonsuza kadar giden...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

BENZETMELER

Bilincimiz bedenimizin yegane kiracısıdır. Bu kiralık evi başkasıyla paylaşmamızın imkanı yoktur, eğer yapışık ikiz değilsek. Fakat yine bu bilincin, evin camından sarkıp diğer evlere seslenmesi her zaman mümkündür ki biz buna sosyal ilişki deriz. Binlerce evin yan yana gelmesiyle kimi mahalleler, semtler, şehirler ve ülkeler oluştururuz ki buna da toplumsal yaşam denir.
Evlerimiz bildiğimiz anlamdaki evler gibi değildirler, asla sabit durmazlar çünkü her birinin bilinçlerimiz tarafından yönetilen ayakları vardır. Evin ihtiyaçlarını karşılamak için bilincimiz ihtiyaçların giderileceği bölgelere doğru bu ayakları harekete geçirir ve böylece evin içindeki düzen aksamadan devam eder. (Kaplumbağa?)
Fakat kimi zaman ayrı ayrı evlerin ihtiyaçları o denli farklılaşır ve tatmin yolları o denli kesişir ki çevreye tam bir çarpık kentleşme hakim olur. Bu konuya birazdan değineceğiz.
Henüz şimdilik yeterince sağlam bir malzeme bulunamadığından ötürü her evin belli bir ömrü vardır. Eninde sonunda her biri çökmeye mahkumdur, hem de bilincimizin o an halen evin içinde bulunuyor olmasına karşın. Fakat bu bilinç ev yıkıldıktan sonra bile enkazı bir arada tutar (tabii kayıt altına alınmışlarsa), ki zaten yeni evlerin hareket alanları yine bu enkazların üzerinde bulunur, aynen Truva şehrinde olduğu gibi.
Ancak bazen kimi enkazların gereksiz yere hareket yollarını tıkadığı da olur. İşte böyle durumlarda daha rahat bir hareket olanağına sahip olmak için çevreyi bu tür kalıntılardan temizlemek gerekir.
Çarpık kentleşme konusuna gelirsek... Bu durum, evlerin birlikte yaşayabilmeleri açısından büyük bir sorun teşkil eder çünkü az önce söylediğimizin aksine her evin vaktinde yıkılması gibi evrensel bir kaide yoktur. Her ev bir öteki evin yıkımına dolaylı olarak da olsa her zaman sebep olabilir veyahut bazen bizzat kendisi isteyerek. Gerek camdan bağırma yolunu kullanarak birlikler oluşturup, gerekse de diğerlerini kaygan zeminlerde ikamete zorlayıp...vs.
İşte bu gereksiz yıkımlara bir dur diyebilmek ve her evin ihtiyacını düzgün bir şekilde karşılayabilmek için akılcı bir planlamaya ihtiyaç vardır. Evlerin kendi başlarına da keşfedebilecekleri bu planlamaya bizler politika diyoruz.
Bilincimizin bu evi sadece bir kere kullanacağı doğrudur, bu sebeple her ihtiyacı mümkün olduğu kadar, hatta bazen daha da fazlasını isteyerek karşılamak lazımdır. Fakat aşırıya kaçılan durumlarda çarpık kentleşme sorununun her an kendi evimizi de tehlikeye sokabileceği ihtimali sürekli göz önünde tutulmalıdır ki politikanın olmazsa olmazlığı da bu gibi durumlarda kendini gösterir.
Kimi zaman tüm sorunları hallettikten sonra evlerin kendi kendilerine durup düşündükleri de olur: Benim müteahhitim kim? Hangi malzemeden yapılmışım? Bodrum katımda ne var? Falan filan... Maalesef en sonunda şöyle bir sonuca varılır: Nihayetinde hepsi bir avuç boktan benzetme.

22 Mayıs 2011 Pazar

SEN GİTTİN GİDELİ

Aslında asıl başlık “sen beni bıraktıktan hemen sonra peydahlanan yokluk hissinden ötürü yaşadığım duygu patlamasını müteakip her insan gibi kalem kağıda sarılmamla ortaya çıkan ruh halimin sıçtığı şiir” olacaktı, ama esasen bu bir şiir bile değil. “Her cümleyi, kelimeyi alt alta sıralayarak anlatıyı lirikleştirme” hilesinin derhal önünü kestim ve hemen pis ve düz bir yazıya dönüştü duygularım.
Sen gittin gideli güneş doğmaz, çiçekler açmaz, kuşlar ötmez oldu. Daha doğrusu olabilirdi. Ben pek dikkat etmedim. Ama ev kesinlikle leş gibi oldu.
Hatırlar mısın, eve ilk çıktığımızda beraber yapmıştık temizliği. Aslında her şeyi sen yapmıştın da ben yalandan yardım etmiştim. (Zorunda bile değildim.) Ama sen vardın. O maharetli ve narin ellerinle tüm evi lokum gibi yaptın, pirüpak ettin, bal dök yalattın. Evin asırlarca böyle temiz kalacağının yanılgısıyla o gün nasıl da mışıl mışıl uyudum.
Fakat sonra birden gittin. Bir daha da geri gelmedin. Nereden bileyim son günümüz olduğunu!
Üzüntüden kalakaldım olduğum yerde. Kıpırdamak haramdı artık bana. Yepyeni ev ile birlikte ben de çürüdüm günlerce. Pisliğin sembolik bir anlamı oldu böylece. Basitçesi: Pisliğim yokluğun oldu.
Bekledim, bekledim, yoktun. Bir türlü dönmüyordun. Ne bir adres ne bir telefon bırakmıştın bana. E, şiir yazayım dedim kendi kendime de olsa. Ama yukarıda yazmadım dedim. Dur bakalım, belki de yazdım:

Hep evdeydim,
Hep evdeydim,
Hep evdeydim,
Sen gittin gideli.

Dışarı çıktım,
Neler olmuş
Görmek için,
Sen gittin gideli.

Güneş patlamış,
Çiçekler ölmüş,
Kuşlar sıçmış,
Sen gittin gideli.

Gereği bile yok
Aslında doğanın.
Çünkü ev var,
Zaten leş gibi.

Tek bir arzum var,
Lütfen dön, n'oolur!
Yirmi liranın
Allah aşkına, lafı mı olur!

Çünkü ev leş gibi,
Sen gittin gideli.
(Oturulacak gibi değil.)
Kesinkes gelmelisin.

Not: Uzatmayalım, haftaya mutlaka bekliyorum Nazife Hanım. Fakat ancak on liralık bir artış söz konusu olabilir, biliyorsunuz öğrenciyim, durumum yok. Aksi takdirde benim gibi şakalı mektuplar yazan bir işvereni bence bir daha zor bulursunuz. (Bu bir tehdit mi Mike?) Cevabınızı bekliyorum, çocukla yollayıverin. Gelecekseniz de iyice tedarikli gelin, çünkü ev cidden leş gibi.
Sen gittin gideli...
Bebeğim!

ŞEYTANCIKLAR

Ayrıntılar. Önce yoklar. Aslında hep varlar da, biri onları buluyor ve anca öyle var olabiliyorlar. Daha doğrusu bize öyleymiş gibi geliyor. Ama o biri, ah işte o biri, bunları bir şekilde ortaya çıkarıyor ve bok varmış gibi cümle aleme yayıyor, tebriği hakediyor.
Ayrıntılar. Sonra herkesçe biliniyor, ulu orta söyleniyor, kalıplaşıyor, sıradanlaşıyorlar. Gözümüz kapalı kabul ettiğimiz gerçekler halini alıyorlar. Böylece yok olup ilk hallerine dönüyorlar. Ayrıntılaşıyorlar. Kayboluyorlar.
Ayrıntılar. Yine yoklar. Bu sefer daha da dikkatli biri doğuyor ve o biri, ah işte o biri...

21 Mayıs 2011 Cumartesi

ALEV

Onun ismi Alev, benimkininse hiç mi hiç önemi yok. Ben onun kocasıydım, bu kadarını bilin, yeterli.
Ebeveynlerinin, Alev'in ismini koyarken saçlarının renginden esinlendiğini söylememe gerek yok sanırım.
İnsanlar, benzetme yapmayı ne de çok seviyor. Sanki böyle sanatsal yollara başvurarak coşkusuz varoluşlarına bir anlam yükleyebileceklerini sanıyorlar. İçgüdüleri adeta bunu yapmaya yönlendirilmiş gibi: Doğadan bir şey al, yaşamdaki başka bir şeye benzet ya da tam tersi.
Aynı anlayıştan uzunca bir süre ben de musdariptim. Bu tür şairane oyunların ruhumuzda hayata dair pek çok hoşluk uyandıracağına, bunlar sayesinde hayatın çok daha anlamlı olacağına inanıyordum.
Allah'tan kendimi artık bu metaforik kabuslardan tamamıyla kurtarmış bulunmaktayım.
Alevciğim de sizlere ömür.
Oysaki ne de güzel saçları vardı. Güneşin altındayken sanki alev alev yanarlardı.
Zaten ben onun ilk saçlarına tutulmuştum gençliğimde.

Ah, Alev, senin aşkından yanıyorum.

Bir kor ateşi fırlattın gönlüme.

Yüreğim bir yangın yeri,
Bu yangını sen başlattın,
Büyüdükçe büyüyor.

Ah Alev,
Kimileri ateşi Tanrı yaptı kendine,
Ben ise Tanrıçam seni.

Ne kadar oldu insan bulalı ateşi,
Bense daha yeni buldum Alev'i.

Alev, ruhum aşkından alev alev...

Buna benzer yüzlerce edebi saçmalık. Hepsi birbirinden farklı. Aslında her biri ötekinin bir kopyası. Kopyanın da kopyası.
Her dakika icat ettiğim bu kelime oyunlarının haddi hesabı yoktu. Haliyle onu tavlamam çok da zor olmadı. Bu basit methiyelerin onu zevkten dört köşe etmesine karşılık ben de bundan hoşlanmıyor değildim hani.
Fakat başlangıçta gayet masumca ortaya çıkan bu küçük manzumeler zaman geçtikçe terk edilemez bir davranış biçimini aldı.
Evlendikten sonra bile hayatımızda var olmaya devam ettiler. Bu şekilde konuşmayınca ikimiz de mutsuz oluyorduk, belli belirsiz bir rahatsızlık hissediyorduk içimizde.
Günlük konuşmalarımızda dahi böyle anlaşıyorduk. Artık bize özel ortak bir dilimiz olmuştu. Yapaylığın, ikiyüzlülüğün, çok anlamlılığın dili.
Koskoca bir ilişkinin, "süslü sanat yapmacıklığı" temellerine oturtulduğunu görmek bana elbette ki acı veriyordu, fakat yine de övgüler yağdıran şair koca rolünü oynamak zorunda hissediyordum kendimi.
Alev'in ise övgülere layık kadın rolü yapmasına gerek yoktu. Alev zaten o kadındı.
Fakat bir gün kendi kendime sordum: "Sadece tek bir basit kadın için, hem de sırf saçları kızıl ve ismi Alev diye bu kadar saçmalamanın manası nedir?"
Ve o günden itibaren bir daha asla onunla bu şekilde konuşmadım.
Onun da benimle birlikte normale döneceğini sanıyordum ki oldukça yanılmışım. Durum hiç de beklediğim gibi gelişmedi.
İlk başlarda, kabalaştığımı hatta hayvanlaştığımı söyledi. Artık onu sevmiyormuşum. Benliğimde onu seven eski erkekten eser bile kalmamış.
Kendi deyişiyle, ruhumdaki aşk alevi bir daha canlanmamak üzere sönmüş.
Benzetmeler, benzetmeler...
Zaman geçtikçe aramızdaki bu gerginlik kademeli olarak hızlıca arttı ve geri dönüşü olmayan bir noktaya vardı.
Hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Her gün sorun, her gün kavga...
Artık birbirimizden ölesiye nefret eder hale gelmiştik, aynı ortamda bulunmaya bile katlanamıyorduk.
Aslında derhal boşanmamız lazımdı, ancak belki de sırf bu kadar büyük bir nefret nedeniyle de boşanmaya yeltenmiyorduk.
Ben aldatmıyordum onu, nedense pek gereğini duymuyordum.
Fakat onun beni aldatmaması imkansızdı. Onun gibi bir kadın buna dayanamazdı.
Kaçınılmaz olarak başka erkekler buldu, onlara yöneldi. Kendisine şiir yazan, methiyeler düzen başkalarına.
Aldatıyordu beni. Bunu yaptığı çok açıktı ama bir türlü iş üstünde yakalayamıyordum, ispatlayamıyordum.
Bir gün, iş yerimdeki ofisime kırmızı zarflı bir mektup geldi.

Alev'ini şu an başkaları körüklüyor. / Bir Dost

Allah seni kahretsin be adam, illa böyle mi yazmak zorundaydın! "Karın seni aldatıyor" torbaya mı girdi!
Her neyse, iş yerimden ayrılıp hemen eve doğru yola çıktım. Bu anın bir gün mutlaka geleceğini bildiğimden dolayı da tabancam çoktan hazır duruyordu torpido gözünde.
Ama hayatımın boşa gitmesine sebep olmuş bu mahluğun, Alev'in, böyle basit bir şekilde ölmesine yüreğim pek el vermiyordu. Ona daha vurucu bir son gerekiyordu.
Eve kadar gidemeyeceğini anladığım arabama benzin almak için durduğum benzincideyken aklıma harika bir fikir geldi.
           
Nihayet eve geldim ve sessizce yatak odasının kapısına doğru yaklaştım. İçeriden, inlemeler ve hırıltılara ek olarak buram buram bir sıcak hava dalgası geliyordu. Neden acaba?
Çünkü içeride, alev alev sevişen karım ve bu alevi daha da körükleyen iki ademoğlu vardı. Kapı deliğinden gözüken buydu.
Kahpe karı. Anlaşılan bir tane yetmemiş ateşini söndürmeye, ikinciyi bulmuş.
Birden kapıya sert bir tekme atıp içeri daldım. Suratlarındaki ifade görülmeye değerdi.
Bana şaşkın şaşkın bakarlarken silahımı çıkardım ve daha da çok şaşırmalarına sebep olacak bir laf ettim:

- Aynı şekilde devam edin! Devam etmezseniz, ateş ederim.

Deminki hareketlerine zorla da olsa tekrardan başladılar fakat arkalarında bir tabanca varken güçtü tabii az önceki performansı yakalamak.
Onları biraz yüreklendirmek, canlandırmak için şunu dedim:

- Merak etmeyin sizi öldürmeyeceğim! Ben bundan zevk alıyorum zaten, ateşli bir sevişme izlemekten. Haydi daha hızlı sevişin, daha hızlı!

Bu lafın üzerine yavaş yavaş canlandılar ve çok geçmeden eski sıcaklıklarına kavuştular.         
Alev alev sevişiyorlardı yine, oda sıcaklığı normalin üstüne çıkmıştı.
Artık muhteşem final geliyor.
Onlar alev alev sevişedursunlar, aniden ben, arkamda sakladığım benzin dolu bidonun kapağını seri bir hareketle açtım ve koca bidonu Alev'le saz arkadaşlarının üstüne boca ettim. Bu hareketi yapmamla biraz geri çekilerek bir kibrit çakıp yatağa fırlatmam bir oldu.
Metaforun gerçekliğe dönüştüğü an.
Alev alev sevişiyorlardı.
Şimdiyse alev alev yanıyorlar.
Cayır cayır...

Yalancı diyeceksiniz bana ama yaptım ben bunu, cidden.
Başka bir anlam aramayın bu yaptıklarımda.
Artık yalan söylemek yok, çift anlamlar yok.
Özüm, sözüm bir. Vallahi yaptım ben bunu.

20 Mayıs 2011 Cuma

KAFASI GELMEK

Şimdilik yalnızca, sarhoşluk veren maddelerin uçurucu etkisi kendini gösterdiği zaman kullanılan bu deyimi Türk dilinin geneline mal etme niyetindeyiz. Herhangi bir şeyden zevk alınırken olayın içine fazlasıyla dahil olunduğunda ve konuyla ilgili bilincin iyice yükseldiği, yabancılaşmanın henüz söz konusu olmadığı zamanlarda bu deyimi kullanmaktan çekinmeyeceğiz artık. Muhabbetin kafası geldi, kitabın kafası geldi, metnin kafası geldi, filmin kafası geldi, seksin kafası geldi…vs. Yapılan eylemden verimli olarak saf bir haz alınmaya başlandığını, kullanıldığı yere cuk diye oturarak belirten bu deyimin ileride yaygın olarak kullanılacağını haber veren tarih işte bu notların yazılıyor olduğu tarihtir. Bu dilsel deneyin ilk elden gözlemcisi olarak dil denilen canlının nasıl geliştiği ve kendi ifadelerini yarattığı konusunda büyük bir bilgi sahibi olabiliriz. İşte bu notlar gerçekleşmesi muhtemel bu olgunun kanıtlarıdırlar. Böyle bilinsin!
Yan çizmek gibi de olmasın fakat biz elbette ki bunun mutlaka hemen yarın gerçekleşeceğini söylemiyoruz. Ama ya tutarsa diyerek Nasreddin Hoca’yı anmaktan da geri durmuyoruz. Ne büyük bir deneyim olurdu bizim için! Bir atamızın günün birinde kıçından uydurduğu bir deyişin beşyüz yıl sonra yaygın olarak kullanıldığını öğrenmesiyle yaşayacağı zamansız şaşkınlığı aynen biz de geçirirdik, hem de henüz bir ata olmadan. Kafası gelirdi kısacası. Çocukça bir heves belki de. Kısmet, nasip, bakalım ne olacak?

Beş ay sonra...
Bugün sinemadan çıkarken tanımadığım birisinin tesadüfen şöyle dediğini işittim: Oğlum, inanılmaz bir filmdi lan, kafası gelmiş resmen.
Bebeğim benim, deyimim, deyişim, kalıbım, kanım, canım, dilim, bir tanem... Hoş geldin aramıza! Ne de güzel sallamışız seni kafamızdan! İfadesizliğimiz bir nebze daha azaldı böylece. Her şey sallamakta bitiyor sanırım, çünkü birileri tutuyor bunları mutlaka. Birden “beş ay sonra” yazmak başka ne anlama gelebilir! Tuttu mu tutuyor ama.

DEDİKODU

Güle güle dedim kısık bir sesle. Herkes kendi işiyle uğraşıyordu, pek iplenmedim. Güle güle denmezdi zaten ortamı terkederken, fakat allasma'aladık demek de çok zor geliyordu, ne biçim laftı bu! Cesaretimi toplayıp "haydi eyvallah" kopardım bir tane gönlümden. Ben tam da kapıyı kapatırken içeriden sırf ayıp olmasın diye, kısık sesle söylenmiş "görüşürüz" geldi birkaç tane ve az önce varlığımın dikkate alındığı bu evde madden bulunmuyordum artık. Böylelikle arkamdan konuşmaya başladılar. Sadece basit bir tahmin ama neredeyse kesin gibi. (Kasıtlı anlatım bozuklukları.) Ne aptal herif bu Erdem ya! Hakikaten kafası çalışmıyor bazen. Ama severim dedikoduyu ve desteklerim de. Suratıma söyleyeceklerine arkamdan konuşsunlar, sevilmemek paranoyalarıyla bu denli cebelleşirken bir de üstüne insanı büsbütün üzmenin alemi yok. Siz de haklısınız, ne gerek var birinin suratına hakaretler yağdırmaya. Arkamdan konuşulmasını istemiyorsam yüzüme karşı ana avrat düz gitmelerini sağlayacak güveni vermeliydim zaten millete bugüne kadar. Ama eğer başaramadıysam da tüm kişiliğimi sil baştan yapılandırmam gerekiyor ki çekilecek çile değil bu. Aşağılık komplekslerine bulanmış gereksiz bir vehim söz konusu değil, çok açık gerçeklerden bahsediyorum ben, hatta kendimden biliyorum, evet itiraf zamanı, bizzat ben de iflah olmaz bir dedikoducuyumdur herkes gibi, evet herkes. Devam etsin o halde dedikodular, bana ne zaten, duymuyorum ki, evde değilim ben, çıktım gittim, sokaktayım, kendi zihnimle başbaşayım, kimse umurumda değil yahu!

19 Mayıs 2011 Perşembe

ULAŞMAK

Öncelikle Varan Ulaşım ve Otobüs Anonim Limited Şirketi'niz için hazırladığımız reklam kampanyanızı oluştururken ters psikoloji tekniğini kullanmaktan çekinmediğimizi belirtmemiz gerekiyor. Gerekli bileşimler ve çağrıştırıcılarla müşterinin hoşlanmayacağı şeyler kör göze parmak tanıtılıyor ve kaçan kovalanır mantığı ile hareket edilerek hedef kitlenin mevzu bahis ortaklığınıza akın akın gelmesi hedefleniyor. Fakat yaratılması için büyük bir emek sarf ettiğimiz bu kampanya metnini beğenmemeniz ve bize ödemeyi vaad ettiğiniz parayı vermemeniz halinde aynı metni muhtelif rakip otobüs şirketlerine pazarlayacağımız neredeyse kesin gibi. (Anlatım bozukluklarını severiz.) Bu sebeptendir ki ürünlerinizi sevdirmek için ürettiğimiz bu ürünümüzü sevmemeniz ve söz konusu parayı tıkır tıkır bize vermemeniz için hiçbir sebep göremiyoruz. Umarız beğenirsiniz. Bence kesin seversiniz.
           
Hayattan çok mu sıkıldınız? Uzun bir yolculuğa mı çıkmak istiyorsunuz?
VARAN BİR!
İstanbul-Erzurum otobüsümüz 29 Aralık 2009 Pazartesi günü saat 11 sularında Bolu'nun Zincirlikuyu ilçesinin Tahtaköy mevkiinde hatalı sollama yapmaya çalışan bir tırın sıkıştırması sonucu yol dışına çıktı ve şarampole yuvarlandı. Otobüs toplam on üç takla attı ve yolculardan kimilerinin otobüs içindeki çarpışmalardan ötürü şiddetli darbeler alması, kimilerinin de bizzat camlardan fırlaması bazı ölümler ve yaralanmaları beraberinde getirdi.
VARAN İKİ!
Kısa keselim, Ankara-Manisa yolunu kateden bir başka otobüsümüzde meydana gelen kazada ise otuz beş ölü, kırk iki yaralı var.
VARAN ÜÇ!
Varan ofisleri artık her yerde ve biletlerimiz de öyle ucuzladı ki! Her yere götürüyoruz ulan, cehennemin dibine bile. Çılgın kazalar sizleri bekliyor, hem de onbin liralık hayat sigortanız da cabası. Kopuk uzuvlar, bedenler, yuvalar... Haydi neredesiniz?

KAPAK

Kitabın kapağını tasarlamak utanmazlığı, aymazlığı ve yüzsüzlüğünde bile bulundum daha şimdiden. Hani şu diğer öyküde de anlatmıştım, kutu içinde kutu şakası. İşte kapakta bu kutuları kuş bakışı göreceğiz: Büyükten küçüğe doğru ilk sekiz kutu çoktan açılmış, fakat hiçbiri en büyük kutunun içinden henüz çıkarılmamış. En içeride ise şu an kapalı olan dokuzuncu kutu – şimdilik en küçükleri – kırmızı bir kurdelayla üsturupluca paketlenmiş. Elbette hayal ediyoruz ki onun içinden de bir kutu çıkacak, sonra ondan da, sonra ötekisinden de... Öykü içinde öykü. Katman katman kurgu.
Bir kitabın diğer mallara göre daha çok ilgi çekebilmek yolundaki en büyük kozlarından biridir kapak kısmı. İçindekileri yazmam yetmezmiş gibi bir de buna karışıyorum artık. Oldu olacak tanıtım laflarını filan da ben bulayım, arka kapaktakileri, önsözü, hatta sonradan gelecek eleştirileri filan mesela. Tüm süreci iyice sahiplenmeye başladım. Tam bir pazarlamacıya dönüştüm. Davranış biçimi haline gelmesinden korkuyorum. Örnek olarak, şöyle şeyler de yazmaya başlarsam bitmişim demektir zaten:
Abdal Kutusu.
Bu kış,
Şaşıracak,
Bayılacak,
Sonunda anlayacaksınız.
Erdem Tezbaşaran!
Faruk Üstünel!
Cengiz Köprücü!
Türkan Şoray!
Cüneyt Arkın!
Oğuz Atay!
Ve konuk oyuncu:
Brad Pitt! (Diğerlerinden daha çok para aldı.)
Nefes kesici.
Ürpertici.
Eğlenceli.
Bu yaz,
Pardon kış,
Korkudan
Ve
Gülmekten
Altınıza
SIÇACAKSINIZ!
Çok yakında!
Filan falan.
Ne denli maruz kalmışım ki bunlara, hiçbir eğitim almadan şerefsiz olabiliyorum ben de artık onlar gibi. Doğuştan değil ama sonradan edinilmiş bir yetenek. Silip kurtulabilmek her zaman mümkün, henüz daha bu bataklığa iyice saplanmamışken.
Şu kapak fikrini de yırtıp atmalı yavaş yavaş beni ele geçirmeden, aklımı çelmeden.
Siktir, tabii ki yapamam!

18 Mayıs 2011 Çarşamba

ORTA ÇAĞ

Akademik ve entellektüel feodalitenin bana vaad ettiği ünvanları elde etmem için neye çalışıp neye çalışmayacağıma benim yerime karar verenler tarafından köle gibi çalıştırılmaktan, çalışmaktan vazgeçmiştim sonunda. Ne boka yaradığı belli olmayan binlerce cahil – kimileri de işsiz – sözde soylu dolanıyordu ortalıkta çaresizlik içinde ve böyle bir çağın kaosunda yaşamaktan başka hiçbir günahları olmadan. O güruha ben de katılmayacak, aynı hataya düşmeyecek, yüksek tahsilliyim diyerek tahakkümler kurmayacak, emirler yağdırmayacaktım. Fakat bu bir çözümsüzlüktü, bunun yerine ne koyacağımı ben de bilmiyordum. Bana kalan tek şey kendi derebeyliğimi kurmaktı, halkı ben, kralı ben, ünvanlara, sıfatlara, diplomalara, ortalamalara, referanslara, tavsiye mektuplarına ihtiyacım olmaksızın. Çünkü şatoya internet gelmişti.

RAPOR

1987 Yılının Güzünde Gizlice Ajan Olarak Sokulduğum Zihnimden Hal ve Vaziyetler isimli raporum masanızın ikinci çekmecesindedir, arz ederim. Başlamadan önce, yer yer belirginleşen, coşan, hatta tavan yapan öznel üslubumu görmezden gelmenizi şahsınızdan rica edeceğim, nitekim bu insanların yanında bu kadar süre (22 yıl, 4 Ekim’de 23 olacak) kalıp da kimi zaman heyecanlanmamak, istemsiz bir coşkunluğa kapılmamak ve onlara hak vermemek elde değil. En yakın zamanda konu hakkında uzun uzun istişare etmemiz dileğiyle. Sevgiler, iyi çalışmalar. Buyrun:

Okunmuş onca ilkel, modern, post-modern metinden sonra uzun soluklu anlatılara girişecek cesur itkilerden yoksun kalmıştım artık. Zihnimin düzenli ordusu zorla terhis ettirilmiş ve her köşesi sözüm ona post-modernist düşünceler tarafından bilfiil işgal edilmişti. Halkın durumu vahimdi, pencereden dışarı bile çıkartamıyordu kafasını. Oysaki onu sokağa dökmenin tam vaktiydi yaşadığım ve yaşadıkları şu yüzyıl, şu onyıl, şu an.
Destansı kahramanlıklar bir kenara atılmış ve kendi başına gizli gizli bir şeyler yapmaya çalışan insanlar türemişti bu halk içinde, istihbaratım sağlamdı. Korkak gibi gözüken bu insanların asıl cesareti kendini vur-kaç taktiklerinde, tek cümlelik, tek kelimelik, tek seslik anlatılarda gösteriyordu kimi zaman. Gaipten gelir gibi gözüken, fakat aslında gaibin bizzat kendisi olan düşünceler bir şekilde akla düşüyor, harflere, kelimelere, cümlelere bürünüyor ve sonrasında ağızdan fırlatılarak tekrar evlere kaçılıyordu, tanklara, panzerlere taş ve misket atan çocuklar misali. Haliyle araştırma, inceleme ya da roman gibi yüksek teknoloji ürünü patlayıcılardan, roketatarlardan yoksunduk ama ancak bu şekilde idare edebiliyor, hayatımızı idame ettirebiliyor, belli bir direniş gösterebiliyorduk. Kaçamak mücadele. Fakat bunun kaçamak olduğunu açık yüreklilikle belirtecek, haykıracak, kulaklara sokup zihinlere çakacak kadar da meydan savaşı niteliğinde. Gerilla edebiyatının şair militanları. Bağır, haykır ve kaç! Herkes yapıyordu bunu, fakat herkes kendini tek ve özel ve biricik ve bir o kadar da yalnız hissediyordu. Birilerinin, herkesin böyle olduğunu göstermeleri lazımdı onlara. Birileri dediysem, kendilerini başkalarına anlatarak ve kendilerini anlatmaya çalışan o başkalarını da dinleyerek yine onlar yapacaklardı bunu mutlaka. O birileri diye bel bağladıkları kişiler kendileriydi zaten ta en başından beri.
Bu gerillalık kendine özgü yeni bir cesaret türü de doğuruyordu, arkasına koca koca Tanrıları almış Akhilleus'un sahte kahramanlıklarından ayrı olarak. Tek bir kişinin başkalarına sergileme kaygısı olmaksızın tek başına sahip olduğu bu cesareti daha önce yine görmüştük biz bir yerlerde elbet, Kuvayi Milliye miydi yoksa? Korkusuz korkakların cılız cesaretleri, ama yine de cesaret.
Tek atımlık cümleler, ama uçsuz bucaksız bir vadide sonsuza kadar yankılanıyorlar. Titreşimi bitmeyen karınca çığlıkları, hepsi slogan estetiğinde. Cephanemiz şimdilik bu kadar, fakat karıncaların hep bir ağızdan haykırmalarıyla oluşacak bu dehşetli opera günün birinde kaçınılmaz olarak herkese korku salacak, ama içlerini huzurla da dolduracak ve böylece bu diyarların kesintisiz fonu olacak gibi gözüküyor. Gerekli bir duygusallığa boynumuza kadar batmış durumdayız, fakat kurtuluş yakın!

(İtiraf Niteliğinde) Ek: Dış mihrakları çok seviyorduk en az iç mihrakları sevdiğimiz kadar, bizce çok iyi insanlardı onlar. Bu sebeple dış destekliydi elbette örgütümüz, silahlarımızı yine dışarıdan temin ediyorduk, yani ülkemizi işgal edenlerden besleniyorduk yine temel olarak. Nasıl bir ikilemdi bu! Ama çözülecekti. Bir gün her şey çözülecekti, problemin sonucuna ulaşılacaktı, daha özgür günler bekliyordu bizleri.

17 Mayıs 2011 Salı

ZİHİN KRALLIĞI

Erdem Ülkesi'nin son yıllarda gizli gizli toplanan aydınlanmacı düşünürleri artık nihayet bir karara varmışlardı. O günden tezi yok, krallarının olumlu ya da olumsuz nasıl bir insan olduğunu anlatan uzun bir yazı dizisi oluşturacaklar ve bu yazılarını anonim bir şekilde büyük bir kitapta toplayacaklardı. Birkaç yıl geçti ve bu geçen sürenin ardından, kitabın tamamlandığına sonunda kanaat getirdikleri zaman her şeyi göze alarak derhal bu dev eseri krallarına sundular. Neyse ki kralları hiçbir olumsuz tepkide bulunmadı, aksine kendisinin bile sarf etmekten çekineceği, üşeneceği böyle bir emeğin altından başarıyla ve korkusuzca kalktıkları için düşünürlere bizzat teşekkür etti. Ancak kralları Erdem onları bir anlamda kandırmıştı ve çok vakit geçmeden kral sanki tamamen kendi başına, hiçbir yardım almadan yazdığı bir kitapmış gibi “Akıl Almaz Zihnimin Olağanüstü Ansiklopedisi” başlığıyla tanıttı bu eseri halkına ve herkesin önce kitabı satın almasını, sonra da okuyup ezberlemesini zorunlu kılan bir yasa çıkarttı hemen. Uğruna bir kitap yazdıkları kralları aldatmıştı onları. Yine de mutluydular, fakat çok buruk bir mutluluktu bu. Sevabıyla günahıyla krallarının tanıtılması, tanımlanması belli başlı amaçları değil miydi ama, o halde neden üzülmek? Varsın onların isimleri anılmasındı. Evet, mutluydular. Kralları adına. Hem de çok. Ve şimdi de onu maalesef bir köle gibi öğrenmek zorunda kalan ve bizzat kendilerinin ihanet ettiği insanları karşısında boyunları kıldan ince kahroluyorlardı. Düşünürlerin bu hayal kırıklığından doğan, beslenen ve ardılları tarafından temelleri atılacak olan devrim süreci işte böyle başlamıştı.

OTO

“Öyle hayatının her döneminde sürekli çok ilginç badireler atlatan, yaşamı adeta bir roman gibi olan bir insan olduğumdan değil; yaşadığı her olaya dünyanın en kurgu anlamlarını yükleyen iflah olmaz bir hayalperest olduğumdan da değil; tam da aksine sıradan mı sıradan, herkes gibi basit bir insan olduğum için yazmak istiyordum kendi hayatımın, düşüncelerimin, bilincimin romanını. Kendimden başka bir konuyla ilgilenmek istemiyordum, fakat kendim de benden habersiz pek çok şeyle ilgilendiği için sadece ben ben ben diyen bir deli olamazdım hiçbir zaman haliyle, ontolojik düzlemde imkansızdı bu. Fakat meselenin özünde, içeriğin temel olarak tek bir kaynaktan beslenmesini diliyordum: Kendim. Herkes gibi kaşı, gözü, kulağı, dili, eli, kalbi olan basit bir insan. Dolaylı olarak da tüm insanlığı anlatmak istiyordum aslında içten içe. Çünkü onları anlatabilmem için, herkese çok benzeyen ve bir o kadar da benzemeyen kendimden başka daha iyi bildiğim bir konu yoktu bu dünyada. Ne edebiyat ne sinema ne müzik ne resim. Prof. Dr. Bizzat Kendim. Hem böylece yaşamımın hangi dönemindeki ne tür olayların etkisinde yazdığımı araştıracak biyografik külfetlerden de kurtulurdu insanlar. Lüzumsuz okumalara, tahminlere, yorumlara ihtiyaç kalmazdı ve yaşananlar, olmuş bitmiş görüntüler, kısacası kendi gerçeklerim nesnele en yakın halleriyle oldukları gibi gözlerimizin önünde duracaktı sözün ve yazının elinden geldiğince anlatabildikleri kadarıyla. O halde geriye tek bir ricam kalıyordu sizden: Lütfen, bu dramatize megalomanlığımı mazur görün.”

Bok görürüm; bencil, megaloman, garantici pezevenk! Sırf bunu yazdın diye sen şimdi kendini kurtarmış mı oldun lan, it! Niye herkes otobiyografik eğilimle doğuyor be! Hah, bak bir tane daha var böyle metin, pabuç kadar başlık koymuş bir de: Zihin Krallığı

ALIŞILAGELMEDİK BİR BİYOGRAFİ: SEN KİMSİN Kİ LAN?

Cidden, neyine güvenip de yazıyorsun lan bunları? diye bağırdı kalabalığın içinden biri.
Şöyle düşünmeli: Güvendiğim tek şey, yazmaya karar verdiğim şeylerin yine karar verdiğim anda benim tarafımdan kağıda geçiriliyor oluşuydu. Çünkü yazılması gereken bir yenilik, daha başka birçok konunun da elenmesiyle birlikte yine benim biricik bilincim tarafından özellikle seçilirdi ki eğer o şey benim için yeniyse tümevarımsal düşünerek pek çok kişiye de yeni gibi geleceğini öngörebilirdim, hiç değilse umut edebilirdim; o halde yazılması lazımdı, yoksa israf olacaklar ve sonsuz bir yokluğa karışacaklar korkusuyla yüzleşmek zorunda kalırdım her saniye, gerçi her ne kadar bu bencilce karar bilgi kirliliği açısından genel ve daimi bir risk taşıyor olsa da. İşte benim bir şeyin yazılıp yazılmaması gerektiğine karar veren hoyrat ve basit düzeneğim bundan ibaretti. Sadece buna güvenirdim, çünkü ne kadar fazla okursam okuyayım, öğrenirsem öğreneyim kör noktamda kalan ve bildiğimi sandığım ya da bilmediğimden ötürü var olmadıklarını düşündüğüm bilgilerin ağırlığı karşısında güvenebileceğim bir tek bu vardı benim şu cahil elimde, nihayet bir karar verip de yazmaya başlayan şu savruk ve titrek elimde. Ben yazdım oldu küstahlığı bana uzak Allah'a yakın olsundu kısacası, başka ne diyebilirdim!
Evet, bunları düşündüm. Düşündüm de söyleyebildim mi? Hayır. Yazıyoruz işte abi dedim çekinerek, o kadar. Adam da susup yerine oturdu. Demek ki o kadar da düşünmeme hiç lüzum yoktu.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

ACELE

“Evet, insanoğlu ölümlü.” dedi. “Ama bu kadarla kalsa çok önemli değil. İşin kötüsü, insan hiç beklenmedik bir anda ölüyor. İşte işin püf noktası bu.”

Mihail Bulgakov, Usta ile Margarita

Neden doğru dürüst bir kurgu için çabalamadığımı soruyorlar. Sebebini söyleyeyim: Herhalde İstanbul’daki en çürük binalardan birinde yaşıyorum ve deprem olduğu zaman evimin daha ilk saniyede çökeceği kesin gibi, hepimiz bununla yüz yüzeyiz, kaç milyon insan Allah’a emanet, belki de ben bu yazıyı tamamlayamayacağım bile (siz de okuyamayacaksınız), o halde acele etmeliyim, geç kalmamalıyım, aklıma ne geliyorsa olduğu gibi yazmalıyım, zorlayıcı ve zaman alan kurguların peşinden koşmamalıyım, her an ölebilirim, tam şu an bunun olmayacağı ne malum, aslında durmadan vasiyetimi yazıyorum, sürekli, her zaman, öleceğim güne kadar, çok çok uzun bir intihar mektubu gibi, ölümle iç içe yaşamak, bu kaygı ve dürtünün salgılattığı adrenalin hemen zihnime doluşuyor ve işletiyor elleri, beyni, bir makine gibi. Neyse ki şimdilik bu başlık da bitti. Acaba hangisinde deprem olacak, öleceğim, öleceksiniz, ölecekler?

ATKI

Ne kadar ustaca ve sağlam örmüşseniz örün, sadece günü kurtarmak ve boyunları (beyinleri) ısıtmak amacıyla oluşması için emek verdiğiniz, kaçınılmaz olarak her seferinde iki uca sahip olacak o atkının günün birinde, içeriğini iyi ve kötü niyetli pek çok insanın oluşturduğu bir sürü tarafından her iki ucundan da ölümüne çekilerek, gevşetilerek, nihayetinde parçalanarak yok edileceği öngörüsü karşısında hissedilen çaresiz donukluk. Düşünce oluşmuyor, oluşmadan donuyor, buz ve taş kesiyor, bu soğukluk sebebiyle titreye titreye can veriyoruz. Ağzımızda bir gülümseme, uykunun, arınışın, artık var olmayan acının verdiği rahat bir sırıtışla.
Örülmeli atkılar. Canla başla, emekle, hepsinin eninde sonunda bu aynı kadere mahkum olduğuna aldırmadan, ama bunu göz ardı da etmeksizin. Çok yazık olur herkes üşürse, donarsa boşu boşuna. Daha var vakitleri. Aksi takdirde, bırakın atkıyı, yağlı bir ilmik geçirirken dahi herkesin boynuna kimse için tereddüt etmeyen cellatlardan farkımız kalmaz. Biz kimiz ki adam asmaya karar verebiliriz lan! Biz kimiz ki vicdanımız sızlamaz, umrumuzda bile olmaz, sadece kendimizi kurtarmanın getirdiği rahatlıkla, ipi çekilmiş koca bir dünyayı ardımızda bırakarak çeker gidebiliriz!

ÇÖMLEK

Şu çamurlu defterin içindeki not-anı-fikir bataklığından çıkaracağım imgesel malzemeyle şöyle şekilli bir çömlek yapmak niyetindeyim ama elime yüzüme bulaştıracağım kesin. Teknik yok, beceri yok. Ben de çıkarım o zaman dışarı, deliler gibi haykırırım üstüm başımdaki tüm çamurla beraber: Ben çömleğim.

FABRİKA

Kuruluşu bilinçsizliğe dayalı eğretileme fabrikasının zihin şubesinin 7/24 kadrolu tek işçisi ve kölesiydim. Ne eylem hakkım vardı, ne grevim. Durmadan çalışıyor, üretiyor; yeri geldiği zaman da niteliklileri ayıklıyor ve kağıt üstünde piyasaya sürüyordum. Sonrasında ne oluyor hiçbir fikrim yoktu, nihayetinde basit bir işçiydim, ürününe yabancılaşmış, ne yarattığını bilmeyen. Oluşum anından sonraki süreç fasa fiso. Akvaryumdan izliyordum dışarıyı sadece alık gibi. Balık gibi çaresiz. Misal, bu neyin benzetmesi ki şimdi, ne işe yarayacak, ne yapıyorum lan ben! Neredesin patron? O ise her zamanki vakur, dingin ve kendinden emin sesiyle: Boşver, maksat piyasa canlansın.

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

(Parantez ya da tırnak aç!) Yazdığım her şeyin sonuna “...diye düşündüm.” şımarıklığını ekleyebilme ihtimali ve özgürlüğüydü beni yazdıran şey sadece. Belki de birçoğunun “bilinmesi gereken şeyler” olduğuna inandığım yazınsal düşüncelerimi “okur” isimli köleme, efendime sunabilmek için onları illaki süslü ve kurgusal bahanelerle donatmak zorunda değildim o halde. “...diye düşündüm.” diyebilmek ve diye düşünebilmek kafi olmalıydı. (Parantez ya da tırnak kapa!)
Diye düşündüm.

15 Mayıs 2011 Pazar

FIRTINA

Bir saniye önce ne düşündüğünü hatırlayamayacak kadar düşünce fırtınası yaratabiliyor bazen insan, bu fırtınayla mücadele etmeyi bırakıyor ve şimşeklerin, rüzgarın, yağmurun, dalgaların ve bir kazan gibi kaynayan denizin oluşturduğu o resimlik manzarayı izlemeyi seçiyor sadece, kendini bırakıyor, gevşiyor, içinde boğulacağı kesin olan bu denizde boy vermeye çalışacak kadar çılgınlaşıp gerisini koyveriyor, ama rahatlıyor denizin altında da yine resimlik bir manzara olduğunu görünce, hem de birazdan kesinkes boğulup gideceğini, öleceğini bilmesine rağmen deyip susuyorum, çünkü şu cümlelerden sonra yazmak ve gerisini getirmek ve tüm bu cümlelerin varlık nedenlerini mantıklı bir yerlere bağlayabilmek için bir saniye önce düşündüğüm ve bir saniye sonra yazacağımı düşündüğüm şeyi artık şu an hatırlayamıyorum. Koyveriyorum kendimi. Yok, gitti işte. Bu başlık da bitti böylece. Meteorolojik gibi gözüken bu fırtınaya dair metaforik bir şeyler anlatabildiyse ne mutlu!

SONSUZ KISALIK

Şiirsel özlüğün ve romansal ayrıntıcılığın birbirine yaklaşmak zorunda bırakıldığı bir çağ. Çünkü hesapta insanların uzun yazılara harcayacak kadar vakti yok, o kadar meşguller ki gariplerim. Olsun! Bize de yeni bir biçemden zevk almak kalıyor yalnızca. Ama ayrıca tüm kamu kötü bir edebiyat kirliliğiyle de yüz yüze kalmak tehlikesiyle karşı karşıya. Her kafadan binlerce ses. Kısa kısa, ama kesintisiz. Arı kovanının tam içindeyiz. Susmuyorlar bir türlü, herkes fikrini beyan etmek zorunda. Çığlıklar, çiğlikler ardı ardına. Aralıksız. İşkencenin bitmediği bir cehennem gibi. Cennet olsun ne yazar, o da bitimsiz oldu mu cehennemden ne farkı var!

YOLLAR

Bu tür hatırlama deneyimlerim sayesinde beyin nöronlarımın arasında bir otoyol olduğu gerçeğini artık benimsemiş durumdayım ve her bir metresini de yine kendimin yarattığını çok iyi biliyorum. Dünyayı saracak kadar otoyol inşa etmek istiyorum. Asla durmayayım, sürekli hızlı gidebileyim, duraksama, yavaşlama, trafik olmasın, dönemeçleri de dilediğim kadar çoğaltabileyim, yollar çatallansın, her yere gidebileyim.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

ANLIK

Anlık yazabilme şansım varken neden günlük yazayım diye aklımdan geçirmediğim bir an bile yok. Yazmak için günün sona ermesini, dolayısıyla da yirmi dört saat (seksenaltıbindörtyüz saniye) boyunca aklımdan geçen milyonlarca şeyi unutmayı mı bekleyeceğim illaki diye düşünmeyi de ihmal edemem şu ilk cümleyi yazmayı düşündükten hemen bir an sonra elbette, ki düşünüp de yazmadığım bir an bile olmasın, boşluklar uzamasın, aramız soğumasın. Anlık, saniyelik, kimi zaman saliselik, hadi olmadı dakikalık, saatlik, ama asla günlük değil. Düşünce israfına tahammülüm yok. Her şey kayıt altına alınmalı.
Nanosaniyeler arası düşünsel yolculuğa hoş geldiniz! Hoş bulduk! Ama bu biraz yavaş değil mi, broşürde “nano” yazıyordu! Özür dilerim efendim, şimdilik dakikayla idare edeceksiniz, ama eğer arzu ederseniz ilave bir ücret ödemeniz halinde saniyeye geçirebilirim sizi. Nano değil ama! Hayır, üzgünüz değil. Rezillik bu, dolandırıcılık, üçkağıtçılık, Avrupa'da böyle değil! Burası da Avrupa değil beyfendi, kusura bakmayın kafa yavaş çalışıyor bizim biraz; ama içerik daha samimi, bundan emin olabilirsiniz, ileride daha da hızlanacağız inşallah, neyse buyrun!

PAZARTESİ SAAT 22:30
Acıktığımı düşündüm. Dışarıdan kebap söylesem ne güzel olacaktı ama param yoktu ve evde yemek vardı. Taze fasülyeydi galiba, makarna da olabilir.

PAZARTESİ SAAT 22:31
Yemek yapmam için öncelikle ayağa kalkmayı geçirdim aklımdan fakat çok yorgundum ve uykumun geldiğini fark ettim. Uykum varmış benim. Biraz kestirmek istedim.

PAZARTESİ SAAT 22:40
Şu kısacık uykuda gördüğüm rüya, yıllar sürmüş güzel bir film gibi geldi bana. Her ayrıntısı aklımda. Kaldığım yerden devam etmek ümidiyle tekrar uyumak istiyorum. Bilahare rüyamı da anlatacağım tüm ayrıntılarıyla. Dokuz dakikalık rüyadan kaç sayfa yazı çıkacak kim bilir!

SALI SAAT 11:30
Kolumun üstüne yatmışım gece boyunca. Kolum sanki kopmuş gibi hissediyorum. Kanın damarlara hücum etmesi, hislerin saniye saniye geri gelmesi, karıncalanmalar, çok hoş tüm bunların hepsi. Biraz daha uyuyayım.

ÇOK AÇIK BİR AÇIKLAMA DAHA

Gerek yok bu kadar kapalılığa. Bazen uzun bazen kısa anlatılar var işte kitapta. Hepsi birbirine bir şekilde bağlanabiliyor fakat elbette ki bu bağların bazıları doğrudan bazıları dolaylı olarak kurulabiliyor, adaların – anlatıların – ne olduklarına göre değişiyor bu durum. Her birinin kendi içinde bir mantığı var, fakat sürekli birbirlerini tamamlayanlar, birlikte var olabilenler de bir hayli fazla. Yarım ada olarak düşünün işte bazılarını. Kimileri de var ki arada bir nefes alabileceğimiz kadar büyükler. Bunların üstündeyken diğer küçük adalarda neler okuduğumuzu hatırlıyoruz kimi zaman. Ha, tamamen bağımsız adalar da yok değil, hani şu hiçbir ticaret yolunun üzerinde bulunmayanlar, tek başlarına var olanlar. Düzensiz takım adalardan oluşan koca bir dünya sonuç olarak. Tutarlı tutarsızlıklar silsilesi başka bir deyişle, çünkü bu dünyanın Tanrı’sı simetriyi sevmiyor.
Böyle dümdüz anlatmak daha kolaymış. Milleti şaşırtmanın alemi yok. Fakat bu da biraz kapalı oldu değil mi? Ezeli mahkumiyetimizdir bu işte! Ne anlatırsan anlat, hep bir parça kapalı olacaklar başkalarına, sana bile bazen.

ENGİN

Okyanusun tam ortasındayız. Uçsuz bucaksız. Hatta öyle bir gezegendeyiz ki hiçbir kara parçası yok, her yer su. Yüzmenin her anı çok zevkli, fakat bir süre sonra elbette yoruluyoruz. Bir yere çıkıp dinlenmek istiyoruz, ama hiçbir yer yok. Bu sırada bu gezegenin Tanrı’sı yardımımıza koşuyor ve okyanus derinliğini o denli küçültüyor ki yüzmemize gerek kalmıyor, ayakta durabiliyoruz, su ancak göğüs hizamıza gelebiliyor. Can derdinden kurtulduk fakat şimdi de can sıkıntısı oluşuyor, günlerdir sudayız çünkü. Elimizi açıp dua etmeye başlıyoruz. O an ufukta küçük bir ada görüyoruz, sanki birden oraya kondurulmuş gibi. Hemen adacığa gidiyoruz. Adadaki yerliler bizi çok iyi karşılıyorlar, fakat adam akıllı iletişim kuramıyoruz. Birkaç mutlu yıldan sonra dillerini su gibi konuşabiliyoruz ama hep aynı adamlar, kadınlar, kelimeler, cümleler, vurgular, tepkiler, bunlar da sıkıyor bunca zamanın sonunda. Bu sefer dua bile etmemize fırsat kalmadan adaya çok yakın bir yerde yeni bir ada ortaya çıkıyor, hiç duraksamadan oraya yüzüyoruz. Başka yerliler, başka bir dil, birkaç sene daha, tekrar sıkıntı. Bir ada daha belirmesini beklemeden vuruyoruz kendimizi sulara. Yüz yüz bitmiyor, başka bir ada yok, iyice yoruluyoruz. Elleri açıp dua... Derken bir ada daha oluşuyor önümüzde can simidi gibi. Bu diğerlerine göre daha büyük bir yer. En az iki tür insan ve dil barındırıyor. Yine aynı öğrenme süreci ve bir süre sonra kaçınılmaz olarak yine yolculuk.
Yıllarımız bu şekilde geçiyor, mutluyuz. Tanrımız’a soruyoruz, nasılsın diye, o da mutlu. Gezegeni şaşmaz bir düzen içinde yarattığı için kendisine teşekkür ediyoruz, fakat o bize karşı çıkıyor, ne düzeninden bahsediyorsun lan sen, diye azarlıyor. Bir anda onun bilincine geçip Tanrı’nın kendisi haline geliyoruz. Tüm gezegeni görebiliyoruz. Gerçekten de hiçbir tutarlı geometri yok adalar arasında. Bazıları kocaman bazıları küçücük. Mesafeler desen farklı farklı. Sarhoş bir örümceğin asimetrik ağı gibiler bütünde. Hatırlaması, ezberlemesi daha zor haliyle. Her şeye rağmen daha zevkli.
Bizi eski küçük halimize döndürmesi için Tanrımız’dan (kendimizden?) rica ediyoruz. Yolculuk tekrar başlıyor.

KAYIK

mmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm

Bu başlık öyle bir başlık olmalı ki aynen bir askerin miğferi, sancağı gibi fark edildiği anda altındaki metinin hangi harfler ordusuna mensup olduğunu belirtebilmeli. Bazen de gerekirse komutanlarıymışcasına hepsini temsil edebilmeli, anlaşmalar imzalayabilmeli, ne tür bir ideolojiye bağlı olduklarını gösterebilmeli.
Bence bu pek olmadı. Diğerine geçelim. Hem o daha kolay olacak gibi, görseli bile var çünkü.
Koca bir harf denizi. Yüzeyde bir kayık. Uzaktan bakarken göze çarpan şey elbette ki bulanık deniz değil, bu kayık. Her ne kadar trilyarlarca farklı su molekülünden oluşuyor olsa da sadece tek ve büyük bir rüya mavisi görebiliyoruz bütünde. Bir de kayığı. Fakat biraz yaklaşınca dalgaları da ayırt edebiliyoruz yavaş yavaş. Her birinin ayrı bir harf oluşu ise denizin ancak iyice yakınına geldiğimizde anlaşılabiliyor. Dalga dalga gelen m’ler kayığı çok zorluyor, ama kayık devrilmemekte kararlı. İçeriden bir olta sarkıtılıyor birden. Usul usul, sabırlıca bekleniyor. Neredeyse tüm metin taranmaya çalışılıyor. Sonunda bir harf takılıyor oltaya. Bu bir K, sonra A, sonra Y-I-K. Her denizde başka balıklar yaşıyor tabii, hep baştan kokan balıklar bunlar.
Bu da olmadı.
Zaten böyle zorlamanın pek bir faydası yok. Ne yapacaksa yine o yapacak: Başlık. Tüm bu soyutluğu bir solukta somutlamaya o kalkışacak.
Umarım başlıktan not kırılmıyordur. Nitekim çok önemliler. Birbirlerinden bu kadar farklı deniz içinde başka türlü nasıl bulacağız yolumuzu?

SÖZLÜKLER

İnanın ya da inanmayın, oraları kuran adamların asıl niyetleri bu durumu yaratmaktan ne kadar uzak olursa olsun ama sözlükler tam bir bilinç akışı cenneti. Bir başlık açılıyor ve altına konuyla ister alakalı ister alakasız, fakat mutlaka başlığa bir şekilde referans yapan bir yazı döşeniyor, hem de kısalık veya uzunluk gözetilmeden, her türlü çağrışımın yazılabilmesine olanak tanıyabilecek kadar özgürce, serbestçe. (Benim kitap boyunca bilinçsiz olarak uygulamaya çalıştığım bir yöntem, ama şimdi bunu belirtiyor olduğum için elbette kasten yapıyorum anlamına geliyor bu, sözlük biçeminden ne kadar etkilendiğimi siz tahmin edin artık.) Bir de bu sözlüklere kayıtlı binlerce yazarı hesaba katın, ne kadar bilinç akıyor görürsünüz o zaman. Ben ise sadece bir kişiyim. Tek bir yazar. Öznelliğime dibine kadar batmış bir kitap tutuyorsunuz elinizde kısacası. Yahu oraları da düşünsenize, kaç bin yazar var be kaç bin! Aralarında ne kadar boktan yazılar, düşünceler olursa olsun, fakat toplamda benim bilincimden daha geniş olduğu kesin.
Kim şanslı? Ben miyim, onlar mı?

10 Mayıs 2011 Salı

SAÇMALAMA

“Artık çok fazla saçmalıyorum. Bir de üstüne, saçmalayanın bizzat kendim olduğunu marifetmiş gibi söyleyiveriyorum. Bir bahane, bir yalan bulabilsem halbuki  daha fazla utanmama gerek kalmayacak, üstelik takdir bile toplayabileceğim. Desem ki misal, tutunamayan bir arkadaşımın günlükleridir - hatta anlıklarıdır - bunlar, tek bir kelimesine bile dokunmadan beğeninize sunuyorum, her şey ne kadar kolay olurdu o zaman. Ki delilik bir bahane bulup da bir kere zincirlerinden kurtuldu mu nerelere varacağı tahmin edilemez. Dipsiz bir kuyudur, düştükçe düşülür. Hakikaten de delirebilirim kurgu yapacağım derken. Ama belli bir mantığa bile varabilirim nihayetinde. Evet, saçmalıyorum yine, bu kesin."

2010 yılında kendi isteğiyle aramızdan ayrılan can dostum, arkadaşım, kardeşim Hasan Uygur’un günlüğünden bir yaprak getirdik ekranlarınıza.

GÜNÜN YEMEĞİ

Felsefe ve edebiyat çorbası. Hem biçem olarak çorba olmanın akıcı özgürlüğü, hem de içerik olarak her türlü malzemenin bir araya getirilip her defasında öncekinden daha lezzetli bir tat oluşturması. Uzun, iddialı ve bütünsel bir roman; kısa, anlık ve hazsal bir öykü; uzunluğu ya da kısalığı fark etmeyen, sadece dürüst olmaya çabalayan samimi bir deneme. Zihnimizle her birini teker teker tadabilmek, ayırdedebilmek, ama en önemlisi bu yeni tadın da bambaşka bir zevki olduğunu duyumsayabilmek. İçerikteki küçük parçalardan daha başka bir bütünselliğin var olduğuna dair bir tahmin, bir sezgi, bir umut. En hoş yanı da, bu yemeğin yazılı bir tarifinin olmaması, olmayacağı. Tüm bu anlayışların toplandığı bu yeni akıma “çorbacılık” dendiğini duydum, ama pek emin değilim, bizzat ben sallıyor da olabilirim, belki işin sırrı burada yatıyor, hani şu “püf noktası” diye bahsedilen ince ayrıntı. Ve ben diyorum ki bu çorba ben nasıl pişirdiysem hemen anında o haliyle içilsin, zehir katmadım içine merak etmeyin; aksi halde yenilik namına hiçbir şey temsil etmeyecek, soğuyacak, leş gibi olacak. Her insanın damağında farklı bir hazla, lezzetle hissedeceği o sonsuz tatların hepsi bir anda yok olacak; sonsuzluktan hiçliğe, yokluğa dönecek; dökeceğiz hepsini lavaboya ya da ardından çekeceğiz sifonu ve bir boru labirentinden akıp gidecek kanalizasyona tüm bu tatların olasılıkları, kim bilir belki bir gün biri boklar içinde çorbayı bulur da tekrar pişirir gibi gerçekleşmesi boş ve imkansız bir umuda bel bağlayacağız sonunda. İçin hadi soğumadan, abur cubur değil bu, canım ve aklım çıktı hazırlamak için.

DÖNGÜSEL BAŞLANGIÇ

Bir şeyler sezersin ve onu takip etmek istersin. Peşinde koştuğun şey gerçeklik olmayabilir. Ama yeterince koşarsan ve diğerlerini de koşturursan ardından, o şey gerçekliğe dönüşebilir. Fakat asla şüphe etmemek zorundasın. Israr önemli. Nitelikli ısrar daha da önemli. Herkes bir yalanın kölesi haline gelir böylece, sen dahil. Fakat onun gerçek olmadığını belki sadece sen duyumsarsın içinden. Sonra bu şüpheni diğerlerine de söylersin ve yeterince çok anlatırsan yeni bir gerçek yalanının ya da yalan gerçekliğin peşine takılabilirsiniz yeniden. Bu maraton bitmemeli.

UYUŞTURAN BAŞLANGIÇ

Sanırım başlangıçlardan en tutarlısı. Kurgunun en gerçekçi noktası. Bir nefes, bir dal, bir poşet, bir doz veya bir tablet... Gerisi rüyalar alemi. Fakat somutluklardan, katılıklardan, kristallerden de kopmaksızın. Çünkü gerçek ya da rüya, biz hep ortadayız. Bir karar vermek, özgür irade sorunsalı. Mai hap mı siyah mı? Ama şimdi ağırlıklı olarak düşlere bağlanacağız tabii ki, kemerlerinizi bağlayın. Benim düşlerim kiminin hayatı elbette ya da tam tersi. Yolculuk başlıyor, sıkı tutunun. Bir delikten düşeceğim ve kendi sanrılarım sizin gerçekliğiniz olacak, şimdilik. Saçma gözükmelerini bırakın, adeta var olmasını dileyeceksiniz çoğunun. İsterseniz uzun vadede benimseyebilirsiniz de, seçim size kalmış. Her şeye rağmen ben sizin de gevşetici bir şeyler almanızı isterdim. Müsamahayı arttırır. Böylece ben de rahatlarım, daha iyi yazarım, daha çok kandırabilirim sizleri, sizin de her şeye inanmaya meyiliniz artar böylece. Buna bu yüzden ücret vermediniz mi? Neden zarar edesiniz? Kitaptan daha yüksek bir verim alabilir, parasını bile çıkartabilirsiniz. Dedim ya, seçim sizin.

VAZGEÇEN BAŞLANGIÇ

Not defterimi çaldırdım. Üç yıldır aldığım notların hepsi gitti. Öyle kolay oldu ki, bir insanın kırılgan ölümü gibi. Yok oldular. Çantamdaydılar, maalesef kantinde unutuldular ve geri dönüşü olmayan bir yola daldılar. Geri döndüm, sordum, soruşturdum, hiçbir şey elde edemedim. Artık bana dönmelerinin imkanı yok. Kim bilir şu an İstanbul'un, hatta Türkiye'nin neresindeler? Pek çoğu elbette aklımda, eğer çok kasarsam birçoğunu hatırlayabilirim, ama asla ilk aklıma geldikleri zamanki gibi olamazlar. Belki de daha iyi yazarım şimdi, fakat tohumlar çoktan öldü. Bu tıkanıklık beni hiç yazmamaya, oluşturmamaya itiyor. Tanrı'nın insanı yaratmadan önce düşündüğü gibi: Nasıl olsa ölecekler, değişecekler, yine ölecekler. Ne yapacağım ben?

VAROLUŞÇU BAŞLANGIÇ

Müthiş iğrenti uyandıran bir böğürme geldi yerde yatan, yaralı ve ölmek üzere olan arkadaşımdan. Az önce capcanlı bir hararetle Freud'un ölüm dürtüsünden bahsediyordu oysaki, gayet düzgün, anlamlı, birikimli cümlelerle. Bu böğürtü tezatını hemen yadırgadı zihnim. Akortlu bir piyanodan osuruk sesi gelmesi kadar saçmaydı, iticiydi, hayattan soğutuyordu. İğrendim. Her şeyden iğrendim. Hiçbir şey yapasım kalmadı. Bu sebeple de istediğimi yapabilirdim. Yeni özgürlüğüm buydu. Bu nasıl özgürlüktü?

GERÇEKÇİ BAŞLANGIÇ

Bu hikaye gerçek bir olaya dayanmaktadır, diye bir hikayeye başlamak alıcıda eserin ne kadar da gerçekçi olduğu ön-algısını oluşturarak kendine daha baştan çok sağlam bir temel kurar. Yani hikaye gerçek bir olaya dayansın dayanmasın, bu küçük hile eserin tüm inandırıcı gücünü büyük ölçüde garanti altına alır. O halde, bu hikaye gerçek bir olaya dayanmaktadır.

ANTİ-DELİ BAŞLANGIÇ

Yok, hayır olmayacak, hiç başlamadan bitiriyorum. Jübilemi yapıyorum ve tedavime nihayet başlıyorum. Fakat hayalgücünün engelleneceğine sebep olabileceğinden ötürü ilaç kullanmayı reddeden David Lynch geliyor hemen aklıma ve daha birçok dahi deli, deli dahi, hani şu dünyayı düşünsel olarak değiştirebilme kudretine sahip tüm insanlar. Acı çekmeye, belki de bundan zevk almaya kasten razı olanlar. Sırf burunlarının dikine gidebilmek, yenilgiyi kabul etmemek için. Binlerce kez deneyip ve yenilip tekrar deneyenler. Fakat ben artık bu çılgınlığa dayanamayacağım. Sesler, korkular, kaygılar bir türlü bitmiyorlar. Bıktım! Bundan böyle normal olacağım. Tepelerden inip düzlüğe döneceğim. Düz olacağım. Bu son garip yazım olacak. Bir daha asla karmakarışık şeyler yazmayacağım. Sıradanlaşacağım. Aliatabakacağım. Okumayı yeni öğrenen birinin anlayabileceği kadar sade olacak yazılarım. İyi mi, kötü mü, bunu hiçbir zaman anlayamayacağım. Bu son olacak. En garibi ilk başta olacak. Benim başlangıcım olacak. Anlaşılmamaya son. İlaçlar sayesinde artık hepiniz herkes gibi olabilirsiniz. Üslubunuz garipsenmeye mahkum kalmasın.

GÜZEL YAŞAM

Deli adam
           deli yaşar,
                     deli dolu,
                                dolu dolu.
           
Normal olan, yaşamayı bilmez çünkü!
Boş,
Bomboş,
Bombok!

DELİ BAŞLANGIÇ

Bir mucize gerçekleşti ve kafama çok ciddi bir darbe alıp (nasıl bir kaza olduğu uzun hikaye) hemen hastaneye kaldırıldım. Bu bir dönüm noktasıydı. Kimi akli yeteneklerimi kaybetmiştim doktorlara göre. Başlarda çok üzüldüm, ama neye neden üzülüyordum! Tam tersine bunun bir fırsat olduğunu keşfettim. Akli yaşama zorunluluğundan sıyrılma fırsatı. Böylece her hareketimi, davranışımı, lafımı meşrulaştırabilirdim. Utanma sıkılma kalmamıştı. Pişmanlık yok olmuştu. Özür dilerim, kazadan beri böyleyim, anlıyor musun? Hatta özüre bile gerek yoktu. Beni biraz araştırıp davranışlarımın sebebini öğrenebilirlerdi. İnsanlar bu tür kusurları mazur görürlerdi, eğer sinirlenmemişlerse. Üstelik bir de eğleniyorlarsa demeyin keyiflerine. Zararsız oldukları sürece tüm deliler komiktiler, eğlenceliydiler. En azından ben böyleydim. Karşımdakini güldürebilmem için istediğim her şeye sahiptim. (Mesela durup dururken donumu bile indirebilirdim.) Dünyanın tüm gülünçlükleri benim hizmetimdeydi. Çünkü yapmaktan çekineceğim hiçbir şey yoktu, çünkü kendimi mantığın dilinden soyutlamıştım, çünkü biliyorsunuz bir kaza oldu ve o günden beri aklım gidip geliyor, elimde değil. Numara mı yapıyordum, gerçekten böyle miydim, bu sınırsız özgürleşmeden aldığım sonsuz keyif sebebiyle bir noktadan sonra ipin ucu kaçtığı için bu soruyu artık daha fazla kafama takmıyordum. Özgürdüm. Vücudum değil, ama aklım özgürdü asıl önemlisi. Kitabı bu hale ancak bu şekilde getirebilirdim. Sikimde değildi hiçbir şey, küfürlü yazmak bile. Çünkü bildiğiniz üzere bir kaza oldu ve...

“Şimdi komedinin bayağı insanları kullanarak ve onların kusurlarından zevk alarak, gülmekten aldığımız keyfi teşvik edişini tartışacağız.”

ARİSTO

Epigraf hiç sonda olur muymuş? Ama kaç kere dedim ya bir kaza geçirdim, sonra da...

ÇELİŞKİLİ BAŞLANGIÇ

Anam babam beni yapmaya bir türlü karar verememişler, var olsun mu olmasın mı türünden derin bir kararsızlığın içine düşmüşler; bu yüzden tereddüt, çelişki, kararsızlık benim ikiz kardeşim, göbek bağım, göbek adımdır.
Böyle başlayan bir doğum hikayesine sahip olmayı elbette ben de çok isterdim. Böylece gelmiş geçmiş tüm yaratıcıların musdarip olduğu "ilk cümle" illetinden kurtularak benim varlığımdan çok daha önce kararlaştırılmış hazır bir başlangıca konardım. Ama anneme ve babama beni neden yaptınız, buna nasıl karar verdiniz diye asla soramadım ben. Yani hikayeye bir türlü giremeyişimin nedeni bu bilgi eksikliğinden ve bunu öğrenmeye asla cesaret edemeyişimden kaynaklanıyor gibi gözükse de şaşırtıcı olarak beni başlamaya iten şey de yine bu çekingenlik. Çünkü bilgisizlik merak ettiriyor, rahatsızlık da yazdırıyor. E, tüm bu dertlerden ben de musdaripsem, yoksa hakikaten de şimdi tam bir örneğine şahit olduğum bir çelişki içinde mi var etmişlerdi beni, bilmiyorum ki!
Nedir doğmak zaten, ileride ölmek demek, uzun vaadede bir ceset dünyaya getirmek. Bundan öte çelişki mi var! Her hikayenin başı doğum, sonu ölüm. Bile bile lades!