Follow by Email

30 Temmuz 2011 Cumartesi

AŞK






















Bugün uzun zamandır kendi gözlerimle görmediğim türden şövalyevari bir harekete tanıklık ettim ve bunun sonucunda en yakın arkadaşım – Mehmet – pisi pisine öldü. Çok mu çok sinirliyim. Yazmak... Sadece rahatlamak için, birkaç dakikalığına. İtiraf, iftira ve iltifat niteliğinde.
Saat beş sularında Mehmet ve Selda el ele karşıdan karşıya geçiyorlardı ve ürkek tavrım arabaların vızır vızır geçtiği bu caddede beni onların arkasından yürümeye itmişti, yayalar için yeşil yanıyor olmasına rağmen. Bir anda sinir bozucu bir fren sesi duydum ve Selda’nın Mehmet tarafından üzerime fırlatıldığını gördüm, onunla birlikte yere düştüm. Mehmet ise yol ortasında kaldı ve yirmi-yirmi beş metre sonra ancak durabilen siyah, gıcır gıcır ve lüks - yolda yanımızdan hızla geçtiği zaman istemsizce hayran hayran bakageldiğimiz türden - bir arabanın ön tamponunun sol köşesine çarparak havada iki takla attı. Kafası yere dik olarak düştü, boynu kırıldı ve ikiye yarılan kafatasının arasından beyni akmaya başladı. Açık kalan gözleri ise, o sırada üst üste, samimi fakat korku içinde yerde yatan bana ve Selda’ya doğru çevriliydi. Acaba bu sahneyi ölmeden önce görmüş müdür diye şu an halen düşünüyorum ve kendi kendime soruyorum: Bu görüntü sebebiyle, yok olmadan önceki o birkaç saliselik zaman içerisinde henüz işleyen fakat ufacık bir ömrü kalmış bilinci, kimi sorgulamalara girip zaten son zamanlarda doğrulanma aşamasına gelmiş kuşkularını aydınlığa çıkartarak mutsuz mu öldürmüştü bu çocuğu? Yahu o halde bu çocuk neden şu karıyı benim üstüme iterek kendi ölümüne sebep olmuştu, nasıl bir saçmalıktı bu?
Mehmet, Selda’yı benimle ilk kez tanıştırdığı zaman çok bir şey hissetmemiştim, çünkü o sıralar benim özel mi özel hayatım kızlardan geçilmiyordu. Arkadaşımın büyük bir coşkuyla sevdiği bu kız hakkında herhangi duygusal veya cinsel bir düşünceyi aklımdan geçirmem pek bir anlamsız olurdu. Yine de hakkını vermek lazımdı, hakikaten hayatımda tanıdığım en güzel kızlardan biriyle karşı karşıyaydım.
Fakat bu dillere destan dış güzelliğiyle ters orantılı bir seviyesi ve kişiliği vardı bu kızın. Şunu diyebilirim ki güzelliğinin bu denli farkında olabilecek kadar zeki bir insanı ben daha önce tanımamıştım. Nitekim Mehmet de tanımamıştı.
Ona bu denli tutulmasının sebebi buydu, başka bir açıklaması olamazdı. Güzelliğinden başka hiçbir niteliği olmayan bir insanın bu denli kendine güvenebilmesiydi onu çekici kılan. Mehmet gibi nice güzel adamı bu kadar kolay harcamasını ne de iyi biliyordu!
Kaç kere yalvardım Mehmet’e bırak şu kızı, çıksın hayatımızdan diye. Benim bu ısrarlarım arttıkça Mehmet kıza daha çok bağlanıyordu. Fakat önümüzdeki tehlikeyi daha açık bir şekilde görmeye başlamamla birlikte endişelerim günden güne çoğaldı. Daha fazla ısrarcıydım artık. Mehmet de bir o kadar inatçı, gergin ve sinirli. Bildiğimiz aşık işte. Doğaldı bu, çünkü Selda bana da asılmaya başlamıştı. Ben de pek bir yalnızdım o sıralar.
Böyle bir güzelliği bana kaptırmamak için Mehmet’in bu kadar sinire bağlamasını şu anki aklımla çok doğal buluyorum. Evet, ben niteliksiz bir adamdım, karı kız peşinde koşmaktan başka bir işim yoktu bu dünyada. Yakışıklıydım ve babam sebebiyle zengindim, ne yapayım! Beni hayata bağlayan başka hiçbir uğraş bulamıyordum işte.
Mehmet öyle miydi! Ne denli çalışkan, zeki, bilgili, uysal ve hayat dolu... Öff, yıkama yağlama yapmaya gerek yok, benim için pırlanta gibi bir adamdı kısacası. Sırf öldüğün için olumlu anlamlar yüklemeye çalışmıyorum sana Mehmet, her ne kadar bunları hayatta olduğun sürece sana hiçbir zaman söylemesem de. Gökyüzünde bir yerlerden okuyamıyorsun bu yazdıklarımı, biliyorum, ikimiz de inanmazdık böyle şeylere. O halde niye yazıyorum tüm bunları? Niye günah çıkarılır ki Mehmet! Bok gibi bir adamdım ben senin yanında, fakat sen öldün, ben ise yaşıyorum. Yazmayıp da ne yapayım! Öte yandan, dünyanın bir tane daha aşk üçgeni hikayesine hiç ihtiyacı yok aslında.
Allah aşkına şu yazılmaz mı? Tüm ayrıntıları geçerek sadede geliyorum. Nihayet bir gün Selda ile baş başa buluştuk, evime gittik ve Selda seni benimle aldattı. Ben de seni Selda’yla aldattım. Aldattık.
Aldatma kelimesi, yaptıklarımızın anlamını zayıflatmasın. Borç filan takmadık elbette sana. Daha çok sinirlenmen için biraz daha açık olacağım. Seviştik, s.kiştik, mercimeği fırına verdik. O benimkini ağzına aldı, ben onunkini yaladım. Daha fazla terbiyesizleşmek istiyorum ama her yerde yayınlanıyor artık böyle sahneler. Pornografik bir hikaye yazmak istemiyorum, koca bir pornoya dönmüş bir dünyada mümkün değil zaten bu. Sadece benden daha fazla nefret etmeni istiyorum. Ama sen bu yazdıklarımı halen okuyamıyorsun, kim bilir belki gelir de bir gün mezarına ben okurum bunları. Sinirden köpürerek yeryüzüne çıkabilirsin böylece.
Bir hafta boyunca böyle devam etmiştik Selda’yla. Her gün de gelip güldük Mehmet’in suratına karşı sanki hiçbir şey olmamış gibi. Mehmet içinse hiçbir şey olmamıştı zaten. Evet, şüpheleri doruğa çıkmıştı ama o her zamanki uysallığıyla, Selda ile arasındaki aşka inanmaya devam ediyordu. İçinde saflık ve umuttan başka bir şeyin var olmadığı hayaller kuruyordu. Selda’yla evleniyordu. Şirin mi şirin çocukları oluyordu. Fakat bir arabanın kendisine doğru kaydığını gördü ve hayallerinin Seldasız kalmaması için kaçması gereken yerde Selda’yı bana doğru iterek kendini feda etti. Dün yatakta yattığımız gibi yatıyorduk bugün yerde Selda’yla birlikte. Ve Mehmet’in bunu anlayıp anlamadığı sorusu halen kurcalıyor zihnimi.
Bu derin kafa karışıklığı kimi planlar yapmaya zorluyor beni. Keşke kendini atsaydın üstüme de doya doya sarılsaydım sana, tüm bunlara hiç gerek kalmasaydı. Ama olmadı. Üçümüz de aynı anda ölsek ne iyi olurdu! Ama olmadı. Sadece senin ölmüş olman, gerçekleşebilecek en saçma olasılıktı ve gerçekleşti. Allah’ım, öldün sen, bittin, yok oldun!
Fakat kalan sağlar bizimdir ve hikayenin nereye yol alacağı şimdilik bizim elimizdedir. Elimi çabuk tutmam lazım. Selda’yla henüz ayrılmadan, bir an önce bir gün onunla mutlaka Mehmet’in öldüğü o caddede el ele karşıdan karşıya geçmem ve çaktırmadan onu bir arabanın önüne itmem lazım. Belki ben de ölürüm. Hiç umrumda değil bunlar. Öteki dünyada Mehmet’in yüzüne bakamamaktan filan korktuğum yok, zira inanmıyorum. Cehenneme de inanmıyorum, ama şu an cehennemi yaşıyorum. Hikaye bunu gerektiriyor. Şu kağıdı bir yakabilsem her şey normale dönecek gibi.
Bir yandan da pek çok şey baştan aşağı bir saçmalık gibi gelmeye başladı bana. Çünkü aşkın, insanlığı çoğaltması gerekiyordu, öldürmesi değil.
Bu sebeple, her şeyi sildim. Mehmet kimdir, Selda nereden çıktı, ben kimim yahu?

29 Temmuz 2011 Cuma

KÖPEK GİBİ - SON KISIM



















Evet, diyorum en sonunda daha fazla uzatmadan. Şu çiftleşme işi ne olacak, daha doğrusu çiftleştirme. Köpeklerimizi çiftleştirmek için aramamış mıydım ben seni? Haklısın diyor. O halde bir an önce görüşelim, hatta yarın. Tamam, benim için çok uygun diyorum. Zaten kız evime oldukça yakın bir yerde oturuyormuş. Böylelikle yakınlardaki bir parkta köpeklerle birlikte buluşmak için ertesi güne randevulaşıyoruz.
           
Ertesi gün yatağımdan oldukça heyecanlı bir biçimde kalkıyorum. Anne ve babaların evlatlarını evlendirirken yaşadıkları duyguları hisseder gibi sanki. Benim de bugün köpeğim çiftleşecek. Evlenmeyecek tabii ama çiftleşecek. Aman zaten ne farkı var?
Traş oluyorum, süsleniyorum, püsleniyorum, güzel şeyler giyiniyorum. Bunların hepsini Azgın için yapıyorum elbette, kendim için değil. Her şey köpeğimin mutluluğu için.
Evden dışarı çıktığımda Azgın halen gazete okuyor. Ama beni görünce, birazdan kendisi için güzel şeyler olacağını seziyor ve gazetesini bir yerlere saklayıp hemen yanıma geliyor. Tasmasını takıyorum ve birlikte parka doğru yola koyuluyoruz.
Parka girmeden önce Azgın’a asılan kızlarla karşılaşıyoruz, onun yine kafasını okşuyorlar coşkuyla. Bir kere de benimkini okşayın, neden hep böyle yapıyorsunuz! Ben de yakışıklı denebilecek, kara saçlı, kara gözlü bir adamım. Okşanmayacak gibi de değilim bence.
Kızlar gittikten sonra parkın içinde birkaç kez turluyoruz. Derken sapsarı tüylü, simsiyah gözlü bir labradoru gezdiren kızı görüyorum. Sapsarı saçlı, masmavi gözlü çok hoş bir kız. Zaten ilanda da böyle yazıyordu. Demek istediğim köpek yani, kız değil. Ama ayrıca kızın da bayağı güzel olduğu su götürmez bir gerçek. Acaba Azgın da onu güzel bulmuş mudur, yoksa bir çirkinlik abidesi olarak mı görüyordur? Yani köpeği kastediyorum halen, kızı değil tabii ki. Sanırım çok fena aklım karışıyor, gazete beni bu hale getirdi.
Hemen kızın yanına gidip selam veriyorum, zaten o da beni fark etmiş. Köpekleri serbest bırakıp bir banka oturuyoruz. Azgın ve Taşkın – labradorun ismi bu – birbirlerini koklamaya başlıyorlar, köpekler birbirlerini böyle tanırlarmış. Biz de birbirimizi daha iyi tanımak için derin bir muhabbete giriyoruz. Bir o soru soruyor, bir ben soru soruyorum. Soru cevaplar birbirini kovalıyor, uzun saatleri harcıyoruz. Arada bir kesişmeyi de ihmal etmiyoruz. Bu esnada Azgın ve Taşkın tam da önümüze geliyor ve birden çiftleşmeye başlıyorlar.
Önce biraz utanıyoruz tabii ama elimiz mahkum izlemek zorunda kalıyoruz, doğaya müdahale etmemek lazım. Bir süre sonra sinirlerimiz bozuluyor, gülmeye başlıyoruz. Ve şunları söylemek zorunluluğunu hissediyorum:

- İlginç değil mi? Hiçbir utanma sıkınmaları olmadan açıkça herkesin önünde yapabiliyorlar. Kur yapmadan, flört etmeden, niyet gizlemeden. Her şey açık ve net. Yapmak mı istiyoruz? Hadi yapalım! Düşünceleri hep böyle işte.

Kız bana bakakalmış. Ben de ona bakıyorum ve gözlerindeki isteği görebiliyorum. Ağzım bir kez daha açılıyor ama konuşamıyorum. Cesaretimi topluyorum. Bir kez daha açıyorum ağzımı. Yine konuşamıyorum.
Bu buluşmalarımız daha iki hafta devam ediyor. Her seferinde ağzım teklif niyetiyle açılıyor ancak bir türlü konuşamıyorum. En sonunda bir gün, iç güdüler baskın çıkıp sosyalliğin yerini alınca daha ilk seferinde söylemem gereken bu şeyi söyleyiveriyorum:

- Evime gelmek ister misin? Kahve filan içeriz.

Sonrası malum, çiftleşiyoruz. Özür dilerim, aslında sevişiyoruz demek istedim, insanız biz çünkü. Ama öyle böyle değil, aynen köpekler gibi. Yine özür dilerim yanlış söyledim, aslında köpekler gibi değil. Daha mahrem, kapalı kapılar ardında, gözlerden ırak, insanlıktan uzak. Evet, insanlıktan uzak. Yani hayvanlığa yakın. Yani aslında, yine özür dilerim, köpekler gibi. Sabahlara kadar.
Artık yataktan çıkıyorum, sıkıldım. Kendime bir kahve yapmaya gidiyorum. Komik, ben zaten onu kahve içmeye çağırmıştım. Oysaki kahveyi daha yeni içiyorum.
Bahçeye iniyorum. Azgın halen gazete okuyor, hem de Taşkın’la birlikte. Hayır hayır, bu defa okumuyor, uyuyakalmış. Diğeri de öyle. Benim gibi yorgunlar tabii. Fırsat bu fırsat diyorum ve tilki sessizliğinde yanlarına yaklaşıyorum. Artık Azgın’ın ne okuduğunu öğrenebileceğim.
Gazetenin tarihi iki hafta öncesine ait, bunu rakamlardan anlayabiliyorum. Zaten sadece bunu anlayabiliyorum. Fakat bu yazılar da nedir, necedir ki bu? Nece olduğunu geçtim, herhangi bir alfabeye bile benzetemiyorum. Arap desen değil, Kiril desen değil, Yunan desen hiç değil. Köpekçe midir bu?
Ben Köpekçe bilmem. Hem de hiç bilmem. Derdimi anlatacak kadar bile bilmiyorum yani, düşünün. Ama eğer bilseydim Köpekçeyi – ah, keşke de bilseydim – şunları size bir güzel okuyabilirdim:

“Kara saçlı, kara gözlü, yakışıklı sahibimle çiftleşebilecek bir insan aranıyor. Esmer sarışın fark etmez, kız olsun yeter. İrtibat için: Hav hav hav”

Bir saniye... Yoksa bu öykünün baş aktörü, esas oğlanı, kahramanı ben miyim?

27 Temmuz 2011 Çarşamba

KÖPEK GİBİ - 2. KISIM

















O günden sonra tam üç hafta boyunca Azgın’ın gazete gizemini çözebilmek için bu ve bunun gibi pek çok denemede bulundum ama hiçbirinde başarılı olmak gibi bir durum söz konusu değil. Belki de olaya yanlış bir biçimde yaklaşıyordum, bu sırrı çözmenin bana hiçbir katkısı olmayabilirdi de. Bence asıl katkı bu sırrın varoluşundan gelmeliydi, sadece varlığı bile beni bir şeyleri sorgulamaya itmeliydi.
Böylece düşüncelerim Azgın’ın garipliğinden çok, yavaş yavaş kendi hayatım üzerine kayıyor. Ama elbette öykünün baş aktörü, esas oğlanı, kahramanı halen odur, yanlış anlaşılma olmasın.
                       
Nitekim bugün sabah uyandığımda ilk iş olarak nihayet bir gazete bayiine uğruyorum. Gazete orucumu bundan böyle devam ettirmeme kararı alıyorum çünkü anlattığım üzere artık Azgın bile gazete okuyor. İşte onun bir köpek olarak, yaptığı bu hareket sayesinde insanlığımda uyandırdığı bilinç bu. Ne okuduğu ise artık beni pek de ilgilendirmiyor. Eylemi nesnesinin önüne geçiyor.
                       
Evime geliyorum. En rahat koltuğuma oturarak gazeteyi okumaya başlıyorum.
Sayfaları geçtikçe güncel yaşam hakkındaki derin cehaletim yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Dünya’da ve ülkemde neler neler olup bitiyor? Savaşlar, felaketler, krizler... Tüm bunlardan habersiz olarak yaşamaya devam etmek nasıl mümkün? Açıkçası bir odundan farkım yokmuş meğerse. Bu odunluğumun farkına bir hayvan vasıtasıyla varmamsa her şeyden acıklı.
Bu sebeple Azgın’a aslında büyük bir teşekkür borçluyum. Belki bilinçsiz belki de bilinçli olarak yaptığı bu iyiliğin karşılığını ona bir şekilde ödemeliyim. Ama nasıl? Daha fazla mama vererek mi?
Bu elbette ki bir çözüm değil, ona daha kıyak bir yardımda bulunmalıyım. Bu konu hakkında hemen gazetenin ilanlar bölümündeki şu ilan yardımıma koşuyor. Bu bölümü oturmuş ciddi ciddi incelemiyordum tabii ki. Ama şans eseri bir anlığına görmüş olduğum böyle bir ilanı da kolay kolay es geçemiyorum:

“Sapsarı tüylü, simsiyah gözlü dişi labradorumla çiftleşebilecek bir köpek aranıyor. Cinsi fark etmez, erkek olsun yeter. İrtibat için: 0XXX XXX XX XX”

Bunca savaş, felaket, kriz haberinden sonra böyle bir ilanla karşılaşmak beni bir anlamda alt üst ediyor. Millet daha yiyecek ekmek bulamıyorken bazılarının, itlerini şey ettirmek için gazeteden yararlanmalarını önce fazlasıyla yadırgıyorum. Ama bir yandan da bu denli cesur bir açıksözlülüğü içten içe takdir etmeden de duramıyorum çünkü esasen onlar da birer canlı ve en doğal ihtiyaçlarından biri de bu. Utanmadan sıkınmadan, bunca ciddi olayın arasından geniş bir cesaretle çıkarak açıkça bu isteği dile getirmek de gayet samimi ve dürüst bir davranış ikinci kez düşünüldüğünde.
Ayrıca belki Azgın gazeteye de bu yüzden başlamıştı çünkü herkes bilir ki yalnızlık çeken her canlı bir noktadan sonra dayanamaz ve kendini garipliklere verir. İnsan köpek fark etmez.
Sonuç olarak Azgın’ın gazete okuması, bu sayede benim de gazete okumaya yönelmem, ardından bulmuş olduğum bu ilan ve tüm bu olanlar arasındaki dikkat çekici rastlantısallık beni bu olayın peşinden gitmem için daha da yüreklendiriyor ve kendimi ilandaki numarayı ararken buluyorum.

- Alo! İyi günler, ben çiftleşme ilanı için aramıştım.

Telefon görüşmesi işte bu kadar açık ve net başlıyor, hiçbir niyet gizlemeden. Karşımdaki ses yumuşak ve hoş bir bayan sesi. Genelde ses güzelliği ile fiziki güzellik ters orantılıdır. Ama nedense karşımdaki insan için bu durumun hiç de geçerli olmadığını düşünüyorum. Aslında umuyorum desem daha yerinde olur.
İlk olarak birbirimize köpeklerimizle - ama daha çok da kendimizle - ilgili ufak detaylar, bilgiler vermeye başlıyoruz. Sonra nedeni bilinmez bir biçimde konuşmamız ilerledikçe ilerliyor, derinleştikçe derinleşiyor. Telefonla tanışan iki insana göre fazla samimileşiyoruz ve birden “canımlaşma” başlıyor. İlk beş dakika içinde köpeklerimizden kısmen de olsa söz etmişken – elbette ki Azgın’ın gazete olayı hakkında ağzımı bile açmıyorum – bir yarım saat sonunda artık onların adını bile anmadığımızı fark ediyorum. Sadece kendimizden bahsediyoruz. Telefon açıldığındaki ilk cümlemin anlamını tekrar düşünüyorum: “İyi günler, ben çiftleşme ilanı için aramıştım.” Tamam da kimin çiftleşmesi? Konuştukça işler karışıyor.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

KÖPEK GİBİ - 1. KISIM

















Köpeğim son zamanlarda çok garip bir davranış sergilemeye başladı. Gazete okuyor. Evet, bildiğimiz gazete.
Onun bu anormalliğinin üstünde etraflıca durmadan önce biraz kendisinden bahsedeyim. Kendimden değil, kendisinden. Çünkü bu öykünün baş aktörü, esas oğlanı, kahramanı, kesin bir dürüstlükle söylemeliyim ki odur. Ben ise sadece onun sahibi konumundaki yardımcı rolü oynamaktayım. Her ne kadar sonlara doğru bir insan olarak benim anlam ve önemim daha çok yer tutacak gibi gözükse de bence bu öykünün beşeriyetimizle ilgili olan tarafları pek de önemsenmemeli. Asıl olarak köpeksi kısımlarıyla ilgilenilmeli.
Köpeğimin ismi Azgın. Lütfen bu ismin altında derin manalar, ince ayarlar aramayın, zira hiç düşünmeden bir anda uydurduğum bir isimdir bu. Yani köpeğimin herhangi bir kişilik özelliğini yansıtmakla uzaktan yakından alakası yok. Zaten basit bir köpek ismi üzerinden başka şeyler anlatmaya çalışacak kadar da alçalmadım henüz.
Azgın, “Sibirya Kurdu” cinsi erkek bir köpek. Bembeyaz tüylü, masmavi gözlü. Tek kelimeyle yakışıklı. Köpekler aleminde yakışıklı diye gösterilebilecek bir cins varsa o da Azgın’ın cinsidir. Bir insan olan benden bile yakışıklı olduğunu söyleyebilirim ki örnek vermek gerekirse misal, ikimiz parkta gezinirken yanımıza gelen kızlar benim kafamı değil de onunkisini okşayıp severler. İnsan hiç durup dururken tanımadığı bir insanın kafasını okşayabilir mi peki? Tabii ki hayır, böylesi çok terbiyesizce bir hareket olurdu ancak bu durum Azgın’ın cidden çok yakışıklı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu kızlar benden hoşlansalardı bile elbette ki doğrudan benim kafamı okşayamazlardı, onlardan böyle bir medeni cesaret örneği sergilemelerini beklemek haksızlıktır. Ama  ille okşanacak bir kafa olacaksa da bu kafa mutlaka Azgın’ın kafası olurdu zaten, benimkisi değil. Nitekim her gezintimizde hep böyle oluyor, bir kez dahi aksinin yaşandığını görmedim. İşte bu kadar yakışıklıdır bu köpek, başka nasıl tarif edebilirim.
Fakat bu yakışıklılık mevzu’uyla ilgili aklımda birtakım şüpheler de yok değil. Benim için - ve insanlar için - bir şirinlik yumağı olan bu gösterişli hayvancağız belki de köpeklere göre bir çirkinlik abidesi. Çirkin olmasa bile şu güzelim tüylerin, gözlerin hiçbir anlamı olmayabilir diğerleri için. Güzellik, çirkinlik gibi kavramların oldukça uzağında yaşıyor olabilirler bu köpekler. Bunlar, bir köpek olmadığım sürece bilemeyeceğim gerçekler. Sadece tahminlerim.
Bunun dışında Azgın’ın bir de şöyle özellikleri var ki... Bilseniz neler neler yapıyor, anlat anlat bitmez.
Bu şekilde devam edebilmeyi ben de çok isterdim ama maalesef belirtmek zorundayım, aslında başka da bir özelliği yok Azgın’ın. Bildiğimiz köpek işte. Su içiyor, yemek yiyor. Dolayısıyla işiyor, sıçıyor.
Ve dediğim gibi artık bir de gazete okuyor.
Bu ilginç durumu ilk olarak bugünden üç hafta önce sabahleyin bir yere yetişmek için alelacele evden çıkarken fark ettim.
Çok geç kalmıştım ve merdivenlerden adeta koşarak iniyordum. Birden ayağım takıldı, dengemi kaybettim ve kafaüstü duvara tosladım. Kafamı fena vurmuş, bir hayli sersemlemiştim. Bayılmama ramak kalmıştı bile diyebilirim. Ancak daha fazla gecikemezdim, baygınlık beklemeliydi. Zar zor kapıdan dışarı attım kendimi.
Kapıyı kilitlerken sağ tarafımda Azgın’ı gördüm. Bahçede kendisi için özel olarak ayrılmış yerde, çimlerin üzerinde yatıyordu. Altında gazeteye benzer kağıtlar vardı ve bakışlarını bunlara dikmişti. Gerçi darbeden dolayı kafam halen yerinde değildi, yanlış görüyor olmalıyım diye düşündüm. Bu yüzden çok da önemsemedim. Kapıyı kitleyip hızlı adımlarla bahçeden çıktım.
Akşamüstü eve döndüğümde Azgın’ı yine aynı konumda buldum. Bu sefer bu durum gerçekten ilgimi çekmişti. Uzaktan incelemeye başladım. Öndeki iki patisiyle gazeteyi altında tutuyordu. Kafası eğikti ve sabit duruyordu. Kuyruğunu bazen sallıyordu, bazen sallamıyordu. Arada bir bana bakıyor, sonra tekrar gazeteye sabitleniyordu.
Aslında buraya kadar her şey normaldi. Eğer kendisine böyle bir şey yapması öğretilirse her köpek bunu yapabilirdi. Hatta öğretmeye bile gerek yok, köpekler canları sıkıldığında kimi zaman bu tür garip şeyleri yaparlar zaten.
Fakat asıl şoku gözlerine biraz daha dikkatli bakınca yaşadım. Gözleri sürekli olarak soldan sağa kayıyor, hareket ediyordu. Tıpkı bir şeyler okuyormuşcasına. Ve anladım ki evet, köpeğim Azgın gazete okuyabiliyordu. Hiç değilse gazete okuyan birisinin tüm özelliklerini gösterebiliyordu. Peki anlıyor muydu? Bu, o an için yanıtlanması gereken bir soruydu.
Ben eve hiç gazete almazdım, herhalde komşudan çalmıştır diye düşündüm. Uzaktan hangi gazete olduğu seçilmiyordu. Tam da öğrenmek için yanına doğru hareketlenmiştim ki gazeteyi aniden ağzına alarak sivri dişlerinin arasına sıkıştırdı ve hızla bahçenin en uzak köşesine kaçtı.  
Onu bir saat boyunca boşuna kovaladım. Normalde yemek yemek için bile kıçını kaldırmaya üşenen bu hayvan gazete söz konusu olunca adeta bir tazıya dönüşmüştü. Kendisine doğru hareketlendiğimi gördüğü anda hemen en uzak köşelere kaçıyordu. Onu bu şekilde yakalayabilmem imkansızdı. Ben de en sonunda kendi haline bıraktım.

17 Temmuz 2011 Pazar

SADECE HUKUKİ BİR MERAK

















Türkiye Cumhuriyeti Genel Evler Yönetmeliği'ne göre, acaba ben bir gün kerhaneye gitsem, kadına da peşin peşin parasını versem, kadın tam biz soyunmuşken hizmetinden vazgeçse, ben de bunun üzerine azmış bilincime söz geçiremesem ve zorla ırzına (!) geçsem kadının ve birisi bir öykü yazmak istese bunun hakkında, evet acaba bu - acaba diyorum çünkü hiçbir boktan haberim yok - tecavüzden mi sayılır? Bir hukukçu bu uçuk fantezimle beraber kafamda oluşturduğum soru işaretlerini rahatlatacak teknik bir belagata girmeden önce yine fantezi cevaplar vermeye çalışıyorum kafamdan. Bence sözleşme kurulmuştur ve borcun ifa zamanı geldiğinde karşı taraf (kız tarafı) bu borcun ifasından vazgeçmiştir. Fakat serbest piyasa ekonomisinin kuralları üzerinden düşünmeye çalıştığım zaman ise bu işletmenin kime hizmet verip kime vermeyeceğine karar verebilme hakkı da var gibime geliyor (bkz. Borçlar Hukuku, sahife 456), fakat devlet tarafından açıldığını düşünürsek bu işletmenin bir kamu kuruluşu olduğu gerçeği ortaya çıkıyor ki din, dil, ırk ve tipe bakarak insan ayırdetmek büyük bir anayasal suç teşkil ediyor. (bkz. İdare Hukuku, sahife 5) Ama elimde olmadan başka şeyler düşünmeye de başlıyor zihnim, yine de artık burada keseceğim ve aklımdan geçen diğer cahil olasılıklardan daha fazla bahsetmeyeceğim. (Ağır tahrik olasılığı vardı mesela daha, ama boşver!) Zaten henüz bu konu hakkında bir yönetmelik okumuş değilim, böyle bir metnin var olduğuna dair bile derin şüphelerim var, fikir sahibi bilgi sahibi deyip kısa kesiyorum, hakikaten aklım çok karışık, bir hukukçunun veya bir psikoloğun veya bir filozofun profesyonel desteğine ihtiyacım var sanırım, onların fikirlerinin de gayet açık olacağından kuşkuluyum gerçi ama hiç değilse bir şeyler saçmalayabilirler işte. Bizim gibi sade ve kısmen herkes gibi hayvan vatandaşların aklına gelebiliyor böyle şeyler bazen, sadece düşünce işte, merak, nitekim kerhane diye bir yer var hakikaten de. İkametgah: Yüksek Kaldırım Caddesi, Zürafa Sokak, No: XXX, Karaköy / İstanbul.
İçişleri Bakanlığı'na arz ederim.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

İKİ KADIN


Ve yine, “sevgilim”in ve “kız arkadaşım”ın arasındayım. Bu keskin ayrıma hayatım boyunca maruz kaldım ve bu böyle devam edecek.
İkisini birbirine karıştıran çoktur. Bu hataya düşmemeye elimden geldiğince gayret ettim ama çelişkilerimin patlak vermesini bir noktadan sonra önlemek mümkün değil.
Önemli olan soru: “Hangisini, ne zaman sevmek?” Maalesef ikisini birden aynı anda diye bir seçenek yok. Ruh halimin keyfine göre sürekli bu iki kişi arasında savruluyorum.
Bu durumun bende yarattığı istikrarsızlık büyük. İstikrarsızlık tembellik yaratıyor. Tembellikse insanlardan ve kendimden uzaklaşmama neden oluyor. Hayattan alacağım verim sıfıra iniyor.
Peki ne yapmalıyım? Kesinlikle bir karara varmak gerek. Bir cambaz sonsuza kadar ipin ortasında duramaz. İpin bağlı olduğu direklerden birini seçmek durumundayım. Yoksa aşağı düşeceğim kesin. Belki de düşmem ama öyle de olsa bir sinek gibi ipte takılı kalma düşüncesi hoşuma gitmiyor.
Umutsuz bir seçim yapma sürecinin eşiğindeyim. Defalarca bu noktaya geldim ama belirsizlikler her seferinde önümü kapadı. Şimdi de önüm pek açık sayılmaz. Buna rağmen, ne kadar umutsuzca olursa olsun, ikilemimden kurtulmaya çalışacağım. Denemekten zarar gelmez.
Yatağın sol tarafında sırt üstü yatıyorum. Sağımdaki sehpanın üstündeki kırık çerçevenin içinden sevgilim mavi gözleriyle bana bakıyor. Dış görünüşü hakkında gereksiz ayrıntılara girmeye lüzum yok. Yüzü kusursuz bir yüzdür ve bir perininkine benzetilebilir. Ama ben yüzüyle ilgili hiçbir detayı hatırlayamam. Gözleri dışında.
Gözleri o kadar mavidir ki içlerine doğru balıklama atlayıp maviliklerinin uçsuz bucaksız bir denizi oluşturduğu küçük bir rüyada yüzmek isterim. Eminim o buna bir şey demez çünkü o da benim onun gözlerine bakarak hayaller kurmamı sever. Beni hayaller içinde yüzmeye teşvik eder. Onunla birlikte olmasam bile mavi gözlerini düşünüp her türlü dünyayı kafamda yaratabilirim. Hele bir de benim yanımda olursa o zaman bırakın dünyaları, evrenler yaratmaktan kendimi alamam.
Her şeyi bırakıp bir anda onun yanında olabilmek en yoğun arzularımdan biri. Zaten şu an konuşabilen gözleriyle çerçevenin içinden sanki o da sürekli beni çağırıyor. Fakat odada varlığını yadsıyamayacağım birisi daha var.
Solumda, çıplak sırtını vücuduma dayamış ve siyah saçları ağzıma girmiş kız arkadaşım yatıyor. Kusursuz bir vücudu var. Ona bakarken kendimi zor tutuyorum. Sahip olduğu beden, “tahrik etmek, iştah kabartmak” ve bunlara benzer her türlü erotik terimle benliğimi etki altına alabilen cinsten. Her kıvrımını, ayrıntısını fark edebiliyorum. Hiçbir detay gözümden kaçmıyor. Onun, yani her erkeğin sahip olmak isteyeceği bir varlığın yanımda kanlı canlı yattığını biliyorum.
İşin ilginç kısmı ise kafamı başka bir yere çevirdiğim ve onu görmediğim zamanlarda aklımda onunla ilgili hiçbir şeyin kalmayışı. Onu sevmek, ona hayran olmak için illaki onun gerçekliğinde varolmak zorundayım. Siyah saçlarına dokunmak, onları okşamak zorundayım. Aksi takdirde kız arkadaşım benim düşlerime giriş yapamaz, hayallerimi reddeder. Gördüğüm vakit beni çıldırtan bedeni ise belleğimdeki küçük bir boşluktan ibaret kalır. Yine de gerçek dünyada onsuz tek başıma ne yapabilirim, bilemem.
İki insan, tek seçim.
Yatakta doğruluyorum. Bir sağıma bir de soluma bakıyorum. Pek fazla bir beklentimin olmadığı umutsuz kararımı veriyorum.
Kırık çerçeveyi elime alıyorum. Sevgilimin gözlerinin derinliğinde kayboluyorum. Ne kadar süre ona bakarak ağlamışım, hatırlamıyorum. Bu esnada kız arkadaşım uyanmış ve beni tüm bu süre boyunca izlemiş.
Aniden bir sinir krizine tutuluyor. Bağırmaya, çağırmaya, çığlık atmaya başlıyor. Eşyaları deviriyor, bazılarını kafama fırlatıyor. Neden bu kadar büyük bir tepki verdiğini anlamıyorum.
Bana “Duygusal piç!” diye küfrediyor. “Ya o ya ben!” diye soruyor. Karar alma sürecim umutsuzca devam ettiğinden “O” diyorum. Bana tüm gücüyle sert bir tokat atıyor. Sallanan vücudu, dalgalanan etleri nefsimi zorluyor. Ama sevgilimin mavi gözleri bana daha tatlı geliyor.
Kız arkadaşım hızlıca giyinip evden çıktıktan sonra ben de hazırlanmaya başlıyorum. En temiz giysilerimi giyip en güzel kokularımı sürüyorum. Saç modelimi onun beğendiği gibi yapıp onun hoşuna giden şekilde tıraşımı oluyorum.
Evden çıkıyorum ve lüks bir çiçekçiye gidiyorum. En sevdiği çiçek olan kırmızı gülden alıyorum. Buluşacağımız yerin yolunu tutuyorum.
Her zamanki buluşma yerimizde bekliyor. Zaten başka bir yerde beklemesi imkansız. Yanına yaklaşıyorum. “Nasılsın?” diyorum. Cevap vermiyor. “Cevap verir misin?” diyorum. Cevap vermiyor. “Affet beni!” diye haykırıp ağlamaya başlıyorum. Kırmızı gülü kabrin üstüne koyuyorum. Mezar taşına küçük bir öpücük konduruyorum. Tam da toprağını suratıma sürecek iken ellerimin pisliğe bulandığını fark ediyorum. Sanırım köpekler benden biraz önce buraya gelip sıçmışlar. İğrenç kokuyor. Kabrin içine bir güzel kusuyorum. Kusmam bitince sevgilimin mavi gözlerini aklıma getiriyorum. “Keşke burada olsa...” deyip kısa süreli tatlı bir hülyaya dalıyorum. Ama öyle sert ve soğuk bir rüzgar esiyor ki kıçım donuyor. Geldiğime pişman oluyorum. Eve koşarak geri dönüyorum.
Yolda kız arkadaşımın sıcak koynuna girmeyi düşünürken beni terk ettiği aklıma geliyor. Pek önemsemiyorum. Sevgili bir tane olsa da kız arkadaştan çok ne var! Bulurum bir tane.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

EV

Asla eve dönemeyecekmişim gibi.
Ev nerede ki?
Ev ne ki?

Sürttüğüm dört duvar,
Sevdiklerimin yanı,
Rahatladığım bir yer mi?

Belki yalnızca,
Kafatasımın içi.
Bir kaplumbağa gibi.

8 Temmuz 2011 Cuma

DEĞİŞKEN





















Her sabah farklı biri olarak kalkmaktan, her gece farklı biri olarak yatmaktan bıktım. Her kitaptan sonra değişmekten sıkıldım. Her konuşmanın beni başka bir yöne çekmesi midemi bulandırıyor. Her dakika, her saniye, her an başkalaşmak boğdukça boğuyor artık içimi. Aynı nehirde sonsuza kadar yıkanmak istiyorum. Bir “x” sayısı olmak istemiyorum. Üç-dört-beş deyin bundan böyle bana. Hiç olmadı sıfır deyin, ona da razıyım, hiçbir şey olmamaya.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

CENNET


















Hayatı zararsız bir deli olarak yaşamak, tımarhaneye veya hapise de tıkılmamak, üstelik herkesten hatırı sayılır bir saygı görmek, zengin de olmak en önemlisi.
Herkes bir deli. Herkesin kendine has bir akli bozukluğu var. İfade yolları tıkanmadıkça bunu avantaja dönüştürebilenler çoğunlukta. İletişim kuramayanlar ise elbette eleniyorlar, yazıktır onlara. Fakat deliler çoktan dünyayı yönetmeye başladılar bile. Biz akıllı insanlar bunun sadece farkında değiliz, onlara boyun eğmekten başka bir şansımızın olmadığını bilmiyoruz henüz. Akıllı sıfatının kendi elimizden onlara doğru kaydığını da göremiyoruz. Normalliğimizin içinde boğuluyoruz. Ama bu çağda normal kalıp yerinde saymanın yeni bir delilik – daha doğrusu aptallık – olmadığını söyleyebilir miyiz?

5 Temmuz 2011 Salı

ANTİ-ŞİİR (AMA ÇOK DA KARŞI DEĞİL)

Bir uyak bulmaya çalışmak zorunluluğu. Tesadüfen çıkan seslerden müzik yaratmaya çalışmak, sırf zevk için. Adeta bir dayatma bu. Misal, bu yazının ilk ve üçüncü cümleleri yarım uyak yapıyor. Kendilerini daha anlamlı hale mi getirdi yani bu şekilcilik?
Tüm şiirler parçalanacaktır zamanla. Farklı bir zaman, farklı bir mekan, farklı bir dil, tüm bunlar hepsinin pabucunu dama atacaktır. Ana dile tam olarak çevrilebilen bir şiir gördünüz mü hiç? Aynı milletten bireylerin bile değişik bir dili var: Kendince. Öylseyse ancak dil milliyetçilerinin bir oyuncağı olabilir bunlar. Baki kalan ise hep “anlam” olacaktır. İçerik. Bu yazı somut olarak neyden bahsediyor, cevaplanması gereken soru budur. Gerçek edebiyat müzikle değil, güfteyle mümkündür. Çünkü şiir aslında bir büyüdür, bir göz ve kulak bağıdır ve bazen büyülenmemek elde değil. Yine de hep geçici, hep uçucu. Pek çok zaman da uçurucu. Bazen fazlasıyla uçurucu, uyuşturucu, evcilleştirici, ehlileştirici, tehlikeli, ki risk meraklıları az değildir dünyada. En iyisi bırakalım kendimizi müziğe, çok fazla da kendimizden geçmemecesine.

ŞİİRCİLİK

Çok uzun bir düzyazı var. Baştan sona okunuyor. Hiç değilse bir şeyler kapılır, küçücük de olsa bir fikir oluşturabilir insanın kafasında.
Bir tane mısra. Bazen bir ömür bile yetmiyor anlamaya.

3 Temmuz 2011 Pazar

SADE






















Sadece mastar halinin kullanıldığı uzun bir roman yazmak isterdim. Deneysel bir saçmalık olurdu işte. Aman be, ne uğraşacağım! Birileri yazsın bana ne, ben fikri verdim bile! Yine de çok hoş olabilirdi. Başka bir dile çevrilmesi bir hayli kolay olurdu mesela. Zamansız, kişisiz. Evrensellik bu değil mi ki! Haydi be, yazın böyle bir şey, kırmayın beni, ilk ben okuyacağım, hatta param yeterse bastıracağım bile, söz!

2 Temmuz 2011 Cumartesi

SINIRSIZ ÜLKE




























Dil öyle bir huduttur ki onu asla geçemezsiniz. Serbest dolaşım hakkınız yoktur, zaten olması imkansızdır. Bu, yeni yerler göremeyeceğiniz anlamına gelmez. Çok çok uzaklara gidebilirsiniz. Uçurumların ucuna kadar bile. Delilik diye başka bir ülkenin hudutlarına kadar bile. Ama bizim ülkemizinki asla aşılamaz, çünkü aştığımız anda bizle birlikte genişlemeye başlar. Fakat halen onun kısıtlamaları içindeyizdir. Biz yürüdükçe büyür, nedense üzerinden atlanmasına izin vermez, zaten de bunun için büyür. Bazen deliler ülkesine yanlışlıkla girenler ya da uçurumdan kasten düşenler hariç. Delirerek dilin güncel sınırlarını birazcık geçebilenler geliştirir zaten anlayışımızı. Farklı bir söyleyiş göstermeyen, hep aynı kelimeleri tekrarlayanlar ise henüz evlerinden bile çıkmadı.

30 Haziran 2011 Perşembe

YAZIN DELİSİ

















Hiç durmadan konuşan, her türlü düşüncesini hiçbir tabu gözetmeden ifade etmeye çalışan ve bunu başarmak için istediği şekilde davranan kişilere deli denir ve susturulmaları gerekir. (Gerektiğini söylüyorlar, toplumun huzuru, bütünlüğü, istikrarı bozulurmuş.)
Benden oldukça efendi bir insan olarak söz ederler, yani bana kimse bugüne kadar deli demedi. Ama gerçek ve yazınsal kişilikleri ayrı yerlere koymak gerekir, elbette ki ikisinin iç içe girdiği noktalar vardır ancak bir insan isterse sadece kağıt üzerinde delirebilir, gerçek hayatta da deli olmasına gerek yoktur. Kalemi alır eline ve saçmalar da saçmalar, kimse onu tutamaz, aklına bir deli gömleği giydiremez, mümkün değildir henüz bu.
İnsanlar düşünür ve ne düşündüğünü sonra hatırlamak için de yazar. Ne şekilde düşünebileceğini kimse kimseye söyleyemez, o halde ne yazacağını da. Delilerin hepsi birer Süpermen’dir, kelimeden kelimeye uçarlar, hay Allah, yazarak delireni tımarhaneye kapatmak gibi bir yasa da yok ki, yaşadı o zaman onlar, rahat bırakın bizi, zaten hiçbir zaman tutamayacaksınız, istersem sonsuza kadar bir şeyler yazarım, saçmalarım, siz ne yapabilirsiniz ki! Okumazsınız biter. Eh, ben de bir tek bundan korkuyorum en nihayetinde. Okuyun, tamam mı? Bir daha saçmalamayacağım, söz!
Ama anlattıklarından pratik bir fayda sağlanmaya görsün, o deli bir anda dahi olarak adlandırılır, ikisi arasındaki ince çizgiyi her daim kendi çıkarları doğrultusunda başkaları belirler. Benim durumum için, misal yayıncım benden para kazanmaya başlasın bir kere, övgülerin ardı arkası kesilmez bu sefer.
Ama tamam tamam, susuyorum artık vallahi. Ambulans sesleri duyulmaya başladı ufaktan, biri beni ihbar etti galiba. Kaçıyorum.

29 Haziran 2011 Çarşamba

YABANCI
















Lisede eğitim dilimiz Fransızca'ydı. Gençliğim boyunca ne zaman Fransızca'yla muhattap olduysam konu edebiyat, sanat, felsefe, sosyoloji, psikoloji oluyordu zorunlu olarak, benim başka nelerden bahsetmek istediğime bakılmaksızın. Asla yaşıtım bir Fransız arkadaşım olmamıştı ama onlarca Fransız hoca tanımıştım. Mezuniyetten sonra üniversitedeki eğitim dilimin de Fransızca olması ve benim halen hoca olmayan bir Fransız tanımamam, bir arkadaş edinmemem, bir manita yapmamam, bu dilin salt akademik bir dil olduğuna dair edindiğim yanılsamayı pekiştirdikçe pekiştirdi zihnimde. Bu sebeple ne zaman Fransızca konuşan birilerini görsem sanki mutlaka inanılmaz derin konulardan bahsediyorlarmış gibi geliyordu. “Nüfus cüzdanımın arkalı önlü fotokopisi lazım.”, “Şaraba zam gelmiş.”, “Bi' yarım ekmek arası rokfor yapsana lan.”, “Oğlum şimdi mevsimi bu frambuazların, yesene bi' tane, yüzüne kan gelir.”, “PSG bu hafta üzdü bizi.”, “Kakam geldi.”, “En son sen mi girdin lan tuvalete, dikmişsin Eyfel Kulesi’ni, bravo!”, “Beş euro, beş euro, beş eurooo!”... İşte bunlar bir Fransız'ın ağzından dökülmesi çok uzak, hatta imkansız söylemlerdi benim için.
Salonda oturmuş, gözümü tavana dikmiş bunları aklımdan geçiriyorken ben, henüz daha yeni birlikte eve çıktığımız Guillaume'un sesi geldi mutfaktan: “Siktir ya, ekmek yok.” Evet, hayatımdaki ilk Fransız arkadaşım da Türkçe biliyordu aynen benim gibi. Annesi Fransız'dı, babası Türk, ayrılmışlardı, babasının yanında kalmıştı uzun yıllar. Gerçi pek bilmiyordum geçmişini, yeni tanışmış, şartlar gereğince de hemen eve çıkmıştık. Evet, bula bula bunu bulabilmiştim anca. Ama yine de bir Fransız’dı ve Türkçe bile olsa ağzını açtığı anda edebiyat, felsefe döktürecekmiş gibi geliyordu bana halen. Ben bu adamla aynı evde bir yıl kalsam yüz kitap okumuş kadar olurum herhalde diye düşünmeye devam ediyordum safça. Oysaki Guillaume mutfaktan şu şekilde bağırmayı sürdüyordu: “Oğlum, sikicem, ekmek yok ya!” Bir umut karşılık verdim ben de salondan bağırarak: “Ontolojik anlamda mı ekmek yok, Guillaume'cuğum!” Söylemesini hiç ummadığım sözlerine devam etti Guillaume: “Oğlum Erdem, çok açım lan, ekmek alsana bana, katık edecektim, bok gibi kaldım şimdi önümde soğuk çorbayla! Hadi be abi, beş milyon veririm bak - paradan sıfırlar atılalı iki yıl oluyordu - nasıl üşeniyorum biliyo' musun beş kat merdiven inip çıkmaya, hadi lan on olsun, seni mi kırıcam, hadi be mösyö!” Büyük bir hayal kırıklığı içinde “Peki Guillaume'cuğum.” dedim, “Yok para istemez, benim derdim bana yeter.” dedim ve beş kat merdiven inip çıkarak eve elimde ekmekle gelince bambaşka bir insan olmuştum artık. Hayvana bak, yarım ekmek doğradı tabağın içine, çüş! Ekmeği parçalayan dişlerinin arasından, tekrar ısıtılmış çorbanın sıcaklığından ötürü kırmızılaşmış dilini görüyordum habire Guillaume'un. İşte o zaman anladım ki ekmek olmazsa dil ne boka yarar! Tam o sırada bir arkadaşım aradı, bereket sol eğilimli bir arkadaştı, dünyayı baştan aşağı değiştirecek bir aforizmaymış gibi söyleyiverdim hemen bu cümleyi, iyi bulmuşsun dedi, ne için aradın diye sordum, hiç ya dedi, öylesine aradım, n'aber nasılsın diye, sonra da kapadı telefonu. Halbuki ben halkların kardeşliğine dair uzun bir sohbet edecektik sanıyordum. Olmadı. Guillaume tekrar seslendi içeriden: “Oğlum, Kur'an çarpsın seni bile yiyebilirim, ekmek alsana bi' tane daha be, n'oolur!” Artık daha fazla dayanamadım: “Oğlum sen Fransız'sın lan, kendine gel, ne zaman öğrendin bu lafları?” O da bir saniye bile düşünmeden, hiçbir garip durum yokmuşcasına, sanki günlük bir diyaloğu sürdürürmüş gibi dedi ki “Ne var abi, normal laflar işte, sen onu bunu bırak, bi' de gofret çukulata filan da al gelirken, iki buçuk litrelik kola da olur, sevindir şaşırt beni, hadi mon amour!”
Yüzyılın tespiti gibi sunmak istemiyorum bunu ama zaten genel olarak şu mösyö dediğim adamların da, yıllardır eğitim dili olarak öğrendiğim Fransızca'yla futbol konuşmalarını, içinde bir damla dahi romantizm bulundurmayan karı-kız muhabbeti yapmalarını algılayamıyordu aklım, beynim duruyordu kimi zaman, engelleyemediğim aptal bir tebessüm yayılıyordu hemen ağzıma. He-he, Fener, Cimbom, Marseille, Carla Bruni de taş gibi, demekten kendimi alamıyordum ben de onlarla birlikte. Almanca kaba dil, Fransızca aşk diliymiş, sevsinler sizi.
Sonuç olarak Guillaume'u, fevkalade düzeydeki uygunluğundan ötürü kurgu bir karakter haline getirmek istedim. Böylece beylikleşmiş Türk-Avrupalı imgeleri üzerinden kendi dilimi, kültürümü farklı bir şekilde inceleyebilecek, anlatabilecektim. O anda Guillaume yanımda birden osurunca ve he-he diye kısacık gülünce ve televizyonda “Ulusa Sesleniş”i – doğal olarak – hiçbir şey olmamış gibi izlemeye devam edince vazgeçtim bu hayalden elbet.

28 Haziran 2011 Salı

EKSTRALAR

















Kamera arkasıdır bu kitap, yeni bir tabirle ifade etmek gerekirse. Her şey nasıl yazılmış hepsini öğreneceksiniz, ama maalesef konuyu değil. Çıkarımlarda bulunamayacağınız anlamına gelmesin bu elbet, kalem arkasından ne kadar mümkünse artık. Pornografik bir biyografi. Gizli saklı hiçbir şey kalmayacak. Yazar çıplak!

27 Haziran 2011 Pazartesi

BÜYÜK PLAN



















“İki çok yetenekli hırsız eskisi vardır, yolları bir şekilde kesişir ve çok iyi arkadaş olurlar. İki kafadar eski günlerine dönmek isterler ve akıl almayacak bir banka soygunu planlarlar: 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü'nde saat dokuzu beş geçe sirenler çalarken, tüm insanlar sanki enselerinde kendilerine komut veren bir çip varmışcasına hazr'oldayken ve bütün Türkiye'de hayat neredeyse durmuşken Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nı soyacaklardır. Bir yıl boyunca bu planı ince ince dokurlar ve neşeli, hüzünlü pek çok mesele atlatırlar, tabii bu arada dostluk bağları da iyice pekişir. Tüm film boyunca söz konusu günün gelmesini sabırla bekleriz. Ancak hiç beklenmedik bir olay planlarının tamamen suya düşmesine sebep olur: 9 Kasım İslam Devrimi. Törenler, sirenler, her şey iptal edilmiştir. Bu noktadan sonra ikilinin ve pek çok başka ikililerin hayatı sonsuza kadar değişecektir. Film böyle de bitebilir, asıl şimdi de başlayabilir veyahut çoklu bir seri halinde dizisi de çekilebilir, artık yönetmenlerin bir karar vermesi gerekmektedir.”

Bu senaryo 2010 yılında birçok yapımcı tarafından reddedildi. Son olarak zengin bir yapımcı zar zor ikna edilebildi ve film nihayet gösterime girebildi. Fakat sadece bir hafta sonra film – hem de hali hazırda tüm gişe rekorlarını kırıyorken – gerçekleşen Laik İslam Devrimi sebebiyle gösterimden kaldırıldı ve süresiz olarak sansürlendi.

26 Haziran 2011 Pazar

TÖREN

















Bu sene Kurban Bayramı ve 30 Ağustos üst üste bindi ve (sıkıcı) devlet büyüklerimiz radikal (ama eğlenceli) bir karar alarak her iki bayramı da aynı anda (fakat geçen senelerdekileri aşmayacak kadar) büyük bir coşkuyla kutlamaya karar verdiler. Büyük bir stadyumda toplanıldı, koyunlar temsili düşman kılığına sokuldu ve sonuçta kesildiler. (Tüfek süngüleriyle, islami usüllere uygun olarak.) Bando da hazırlıklıydı. Vurmalılarla, üflemelilerle, hep bir ağızdan: Tekbir Marşı. Birlik, beraberlik, koyunlar, kan, revan... Aklımızda kalan kelimeler, kameralarımıza takılan görüntüler bunlardı. Ter içinde uyandım.

25 Haziran 2011 Cumartesi

MİZAH





















Tüm bu yazılar geçici mizah yazılarıdır, muhtemelen bunlara elli (çüş!) yıl sonra kimse gülmeyecektir ama zaten mizah gelecektekileri gıdıklamak değil, yanındakileri güldürmek içindir.
Evet, mizah sadece güldürmek içindir ama aynı zamanda düşündürürse de oh ne ala, mesela Bakırköy’deki düşünen adam heykelini güldürebilirseniz işte gerçek mizah budur, zaten mizahçı sertifikasını da o herif satar, şimdi düşündüm de aslında, hem de gülmeden düşündüm, hiç düşünmemeli galiba artık bunları, hepsine gülüp geçmeli, sadece gülmeli, delirip de gülmeli, çünkü ömrü uzatıyor diyor gaste, düşünmekse kısaltıyormuş, Rus güzelinin yanında yazıyordu, Amerikalı bilim adamları diyordu, zaten Türkiyeli bilim adamı yoktu, ama Türk bilim adamı vardır mesela, Amerika’da yetişir genellikle bunlar, Amerikalı bilim adamlarıyla böyle şeyler bulurlar, sonra da gastelere satarlar, asla gelmezler ama buraya, sanki kendileri çağırırlar oraya, ben olsam ben de gelmem, geleceğime giderim, haydi hep beraber gidelim, sahiden de gitmeli, ülkecek States’e göçmeli, başlamalı her şeye yeniden, eski Türklerin yaptığını, Osmanlı’nın yapamadığını, iç savaş da olmaz hem, kuzeyli Lazlar, güneyli Efeler, olmaz öyle şeyler, Lazı, Çerkezi, Kürdü, İngilizi, Fransızı, temeliyle bir bütündür Türkiye, beş dil, seksen yıl da tecrübe, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Farsça, Arapça, hayır Kürtçe yok ha-ha, biri çay yapar biri zeytin, güzel güzel geçiniriz oralarda, başka bir şey üretemediğimiz için, sürekli kahvaltı yaparız, her gün yeniden başlar bizim için, gün ola hayrola, Allah’tan ümit kesilmez, gece gözüyle iş görülmez, neyse, sabah erkenden kalkıp boş kafayla daha iyi ülke kurarım, saatimi kurarım, gözümü açarım, fakat göremem, çünkü göremiyorum, yazamıyorum, kör oldum. KÖR OLDUM! Hiç değilse dilim var, kahkaha atabilirim.

24 Haziran 2011 Cuma

ATEİZM



















Evinizin yanına bir yıldırım düştüğünde korkudan tir tir titrediğinizi ve işlediğinizi sandığınız günahları hemen aklınıza getirdiğinizi ve onları işlediğiniz için ne kadar da pişman olduğunuzu ve derhal yarın sizi affetmesi için tapınağa koşup şehrin en yetenekli heykeltraşı tarafından yapılan yüce Zeus heykeline bir adak adayacağınızı ve buna anlamsızca içsel olarak zorunlu olduğunuzu düşünün. Birkaç saniyeliğine kendinizi bu adammış gibi hayal edin, buna çok az da olsa lütfen biraz zaman ayırın. Şimdi de bana tek ve çok özel bir kelimeyle kim olduğunuzu tanımlayın. Durun gerek yok, hadi hadi boşuna yormayın kafanızı, zahmet etmenize değmez, hayır hayır, hiç olur mu canım ben söylerim sizin yerinize, hayır canım hiç mahsuru yok, ezelden beri siz ve sizin gibilerin ne olduğunu biliyorum zaten: Tam bir İNANAN!

23 Haziran 2011 Perşembe

KIYAMET
















Onbir ayın hepsinin de sultanı Ramazan münasebetiyle Sultan Ahmet Camii’ne bağlanıyoruz şimdi de, mikrofon başında acar muhabirimiz Muhammed var şu an, evet Muhammed orada nasıl bir atmosfer yaşanıyor, aktarabilir misin bize biraz?
Evet Rıza, mübarek Ramazan ayı vesilesiyle daha ilk günden tüm müslümanlar akın ettiler Sultan Ahmet Camii’ne, burası hınca hınç dolu, tam bir izdiham var arkamda, insanlar kendilerinden geçmiş durumdalar, eminim ki herkesin kalbinde coşkun bir huşu mevzu bahis, misal şu an heyecandan bayılan bir teyze görüyorum ileride ve hemen röportaj için teyzemin yanına koşuyorum, insanlar bana yol vermiyorlar, bazıları ayaklarımın dibine atlıyor, kafalarına basa basa ilerliyorum ve hoop şu an teyzemin yanındayım, selamın aleyküm teyze, vellayküm selaam, n’ooldu anlat bakalım bize neden bayıldın, oğlum, oğlum, yevrum benim, mikrofonuna kurban, teyzecim evet sen duygularını anlat, hee anlatayım yevrum, inme geliyor zandım ilkin, sonra bir de baktım gökten bir melek geliyor, kanatlı bir melek, arkasında da pamuk gibi bir duman, o an kamerayı da görünce, ellahım dedim, işte budur dedim, olay budur, din budur, açtım ellerimi heman, sallallahuveleyhi, evet teyzecim burası biraz kalabalıklaştı sanırsam, veleyhisselamün ve ya metallahü, ordan hoca hemen bağardı, ezberleyememişsin ulan Saciye, teyzecim, abicim, bi’ müsaade, görüyorsunuz sayın seyirciler, o kadar nurlanmış ki teyzecim adeta saçmalıyor, fakat şu kutsal manzarayı görüyorsunuz, kameramız biraz daha yaklaşabilirse, evet saçmalamamak mümkün değil, görüyorsunuz, hissediyorsunuz siz de eminim bu görüntüyü, herhalde tüm Türkiye burada olmak isterdi şu an, bu havayı solumak, bu kadraja girmek, bu ekrana çıkmak isterdi, evet bir teyze daha bayıldı, onun da yanına gidiyorum hemen, derken şurda bir tane daha bayıldı, hiçbirine gidemiyorum, insanlar beni iyice sıkıştırıyor, sürekli soru soruyorlar, elçi misin, mehdi misin sen, hangi kanal, hangi tivi, herkes kameraya çıkmaya çalışıyor, kameramanımızın başını seviyorlar, kamerayı da okşuyorlar, ayılıp bayılanlar mı dersiniz yoksa ezilip de ölenler mi, evet insanlar ölüyorlar burada Rıza, şu an canlı yayındayız ve dinleri için ölüyorlar, kanalımız için ölüyorlar, canlı canlı, işte olay budur hacı diyorum, altta kalanın canı çıkıyor diyorum, ceset kulesi minareye kadar yükseliyor, tüm bunlar sadece onbeş dakika içinde olup bitiyor, artık ceset bile olsalar bir nebze ünlü oluyorlar şu kısacık süre zarfında ve aman allahım, bismillah bismillah aman allahım, bu bir mucize, belki de kıyamet, kule üstümüze yıkıl…
Evet, teknik bir aksaklıktan dolayı Muhammed’le bağlantımızı kaybediyoruz ve bir son dakika haberi. Sultan Ahmet’te facia! Hay Allah! Hemen olay yerindeki muhabirimiz Muhammed’e bağlanıyoruz ve son gelişmeleri yer altından bildiriyor bize, Muhammed? Muhammed? Alo? Hişşt, aloo?
Bırak lan kamerayı! Bıraksana lan deyyus, üstüme zimmetli, aloo kime diyorum dinsiz, bak buraya aloo, anacım üçüncü kanalı aç, üçüncü kanalı, hee bak bak, hayır üçe basacaksın, alooovv?

22 Haziran 2011 Çarşamba

ŞARKICI






















Ekranlar biraz yassı. Dördü sağımda, dördü solumda. Nereye bakarsam bakayım ekranları görüyorum. Dört bir yanım onlarla çevrili, başka hiçbir şey gözüme ilişmiyor. Bir de ben. Ellerimde bir gitar. Dönen bir sandalyenin üzerindeyim. Gitar çalmayı bilmem.
Sürekli kendimi döndürüyorum sandalyenin üstünde. Şu beyaz ekranların şeritsi akıcılığı.
Kulaklarımda kulaklıklar.
Ve başlıyor makara. Ekranlardakiler alkışlıyorlar beni. Tüm etrafımı tribünlerde oturan seyirciler sarmış. Bu yuvarlak yapının ortasındaki boşluğun da ortasında, dönen bir sandalye üzerinde oturuyorum. Ne güzel görüntüler bunlar. Ne kadar da kaliteli. Evrenin en büyük ressamının elinden çıkmış gibiler. Gözler, kulaklar, burunlar, ağızlar, gövdeler, damarlarında kan dolaşıyor, nefes alıp veriyorlar. Alkış bitiyor ve şu an artık sessizler. Hepsinin gözleri benim üzerimde. Ne özelliğim var ki benim!
Biri gitar çalmaya başlıyor ve ben de onu duymaya başlıyorum. Biri diyorum, çünkü ben parmaklarımı oynatmıyorum. Parmaklarım böyle düşünüyorlar çünkü. Fakat gözlerim iki adet el görüyor uzaklarda, hayır, hayır, çok yakında. Gitarın üzerindeki teller arasında dans ediyorlar. Kas hareketleri sayılamayacak boyutlara geliyor, ama hepsi ne yaptığından emin gibi. Bir salise sonra bile ne yapacaklarını bile öyle iyi biliyorlar ki hiç duraksamadan notadan notaya zıplıyorlar.
Benim parmaklarım halen hareket etmiyor ama nedense artık gitar çalabildiğimi düşünüyorum.
Parmaklar dans etmeyi kesince ve müzik kesilince ve ben de artık o müziği daha fazla duyamadığımda seyirciler çılgınlar gibi alkışlamaya başlıyorlar. Islık atanlar, tezahürat yapanlar, çığlık fırlatanlar, olduğu yerde salak gibi zıplayanlar, nereye bakarsam bakayım, kaçıramıyorum gözlerimi bunlardan ve kesintisizce onlara bakıyorum. Herkes beni beğeniyor galiba. Tarifsiz bir mutluluk duyuyorum bundan, aralıksız olarak ilgi çekmekten, takdir edilmekten. Bi' daha, bi' daha, bi' daha... Bu kadar sevildiğimi bilmiyordum, ne amacım kaldı ki o zaman bu dünyada. Bi' şarkı daha çalayım da sonra ne istiyorsam onu yaparım.
Başlıyorum çalmaya. Ama önce sağ kulağım birden sağır oluyor. Sağ taraftan ses gelmiyor. Sessizlik. Sesin yokluğu. Şimdi de sol. Sessizlik her yerde. Ve kafamda. Parmaklar ise dansa devam ediyor. Seyircilerin hepsi birbirine karışıyor. Döndükçe dönüyorum.
Sonra birden bembeyaz oluyor her yer. Öldüm mü? Gözlerim ölüme ve ışığa biraz alışınca ekranların arasındaki küçük boşlukları ayırt etmeye başlıyorum. Kesintisizlik yavaşlıyor, kesintilere uğruyor. Beyaz şerit yavaşça istikrarını kaybediyor. Sandalyenin dönme hızı azalıyor ve en sonunda duruyor.
İşte CİN karşınızda. Dileyin ondan ne dilerseniz. Ben şarkıcı oldum. Ya siz?

21 Haziran 2011 Salı

OYUNCAK












- (Bana oyuncak silahını doğrultmuş çocuğa) Bırak! Bıraksana lan, şeytan doldurur, çek şunu! Başka yöne tut!
- N’oolcak ki, bu oyuncak!
- Oyuncak, gerçek, ne fark eder! Gebertmiyor mu ucundakini? Bu yaştan alıştırıyo’lar sizi!
- Gerçeğini mi versinler abiea, biz böyle oynuyoz!
- (Bir şey diyemem, biraz susarım.) Gerçeği de oyuncak ki, ama öldüren cinsten. Korku desen aynı korku.
- (Dediğim şeyi anlamaya çalışır. Anlar gibi olduktan sonra bana bir şaka yapmak ister.) Ha-ha, bu öldürmez ki, abiieaa... (Bam! Silah ateş alır ve kanlar içinde yere yığılırım.) Elleaah, abiieaa, oyuncak bu, kalk yerden, ühü-ühü, kalk yerden abiieaa!

Silahı ben mi gerçek yapmışımdır, çocuk mu oyuncak sanamamıştır bilinmez. Ben yenilirim. Çocuk da yenilir. Ben mezarlık. Çocuk ise ıslahevi, sonra ceza.

20 Haziran 2011 Pazartesi

NİŞANCI

















Ukrayna’da bir yer. Etrafta dört beş katlı, yıkık dökük binalar var. Duvarları delik deşik. Her biri büyük bir tehlike, tehdit. Sıcaklık eksi on derece. Şu an kar yağmıyor fakat dün geceki yağıştan dolayı her yer zaten beş metre kar.
Ben bir Rus’um çünkü bir Rus olarak doğmuşum fakat Türkçe yazabiliyorum ve yapacak başka bir şeyim yok. Tanrım beni böyle yaratmış: Ukrayna’nın toplam dört binadan ibaret bu bilinmedik yerine sonsuza kadar hapsolmuş basit bir asker, bir nişancı.
Görevim, haritanın ortasındaki binanın ikinci katındaki radyoyu alarak kendi binamın zemin katına geri götürmek ve bunu yaparken de öldürülmemek. Amacım sadece bu. Zihnimden hiçbir zaman söküp atamayacağım bu görev bilinci, amacımı gerçekleştirme yolunda bana rehberlik eden ve beni dürtükleyen en büyük yardımcım.
Bir görevim var, ben böyle doğmuşum ve neden yerine getirmemeli? Bunu asla aklımdan çıkaramayacağım, bundan kurtulamayacağım. Başka yerlere gitmek, bu dünyayı özgürce dolaşmak istesem bile, bütün bu mekanın çevresine itinayla dizilmiş yüzlerce mayından birine basarak en sonunda muhakkak yok olacağım.
Her ne kadar sınırlı da olsa en azından bir varlığım var. Kesinlikle yok olmak istemem. Bu yüzden mayınlara basmam, radyoyu alırım, amacıma ulaşırım. Bir Alman kurşunu tarafından öldürülmemek için de elimden gelen her şeyi yaparım. Tüm bunlar bu ölümcül oyunun gerektirdiklerini her defasında o denli kafama çakıyor ki! Aynen iki elime adeta yapıştırılmış ve nereye bakarsam bakayım her zaman elimde tutuyor olacağım şu dürbünlü tüfek gibi. Rus yapımı bir Mosin-Nagant. Dürbünlü. Beş kurşunluk bir şarjör.
Bu savaş ne zaman mı başladı? Sanırım ben doğduğum zaman. Yani bir saniye öncesine denk geliyor.
Elimde tüfek, aklımda görev. Bizim binanın en alt katında doğdum. Bilgisayarımı derhal kucaklayıp yön tuşlarıyla ikinci kata çıktım ve en soldaki pencereden kafamı uzatarak tüm meydanı kontrol altına aldım.
Tam önümde koca bir bina var. Bana bakan cephesinde bir tane bile pencere yok, her yeri duvarla kaplı. Fakat muhtemelen hayali bir top atışıyla açılmış ikinci kattaki gedik beni vurabilmek için çok uygun bir konum. Alman düşmanım buradan gelebilir. Ama binanın her iki yanındaki balkonlar da benim için çok tehlikeli yerler. Bakılması gereken çok nokta var. Bu yüzden dikkatimi binadan alıp düşmanımın bana sürpriz yaparak açıklıklardan gelmesini öngörünce hemen sol kanada doğru odaklanma kararı alıyorum. Ekranın her yanını tarayıp duruyorum. Gözlerimi bir kere dahi kırpmıyorum ki teması bir anlığına bile olsa kaybetmeyeyim. O her yerde olabilir çünkü bu bir oyun. Fakat ölmemem lazım.
Tüm bu hakim konumları, saldırı noktalarını, saklanma yerlerini ve de en önemlisi radyoyu kapıp dönme görevimi nereden mi biliyorum? Çünkü yaklaşık bir haftadır hep aynı şeyleri yapıp duruyorum. Yaşamalıyım. Bu şekilde. Artık gözlerim camdan bir ekran. Kaslarım birkaç plastik tuş. Kafam ise ancak bir fare sayesinde dönebiliyor.
İşte tahmin ettiğim gibi! Düşman soldan saldırıyor. Hemen tüfeğin dürbününden bakarak namluyu kafasına doğrultuyorum ve bir tuşa tıklayarak tetiği çekip ateş ediyorum. Çok büyük bir şans eseri kurşun metal kasktan sekiyor ve düşmanım kurşunun geldiği yönün farkına varıp yerimi tespit ediyor. Ben ise bu esnada boşa giden atışıma hayıflanmaksızın namluya ikinci mermiyi sürüyorum, daha önce yüzlerce defa yaptığım üzere tam olarak bir saniye yirmi sekiz salise sürüyor bu.
Bu kısa süre içerisinde şunu düşünüyorum: Yerim tespit edildi. Kaçmalıyım ve bir an önce gidip radyoyu alma hakkımı kullanmalıyım.
Bu kararı verdiğim anda bir ateş sesi daha duyuluyor ve ben tam da bilgisayarımı kaldırıp aşağı katlara doğru koşmaya başlayacakken, ekranın ortasından girip beynime saplanan kurşunun yine ekranda açtığı delikten, kahkahalar atan düşmanımın uzaktaki silüetini görüyorum. Ben yere yığılırken gökten ilahi bir ses geliyor: Almanlar kazandı.
Bizim binanın ilk katında tekrar doğduktan sonra bilgisayarı yüklenip bu sefer derhal radyoyu almaya doğru koşuyorum. Oyun tekrar bitene kadar. Almanlar ya da Ruslar kazanana dek.

YATIP KALKIP DUA EDELİM

















Sıradan kalabalıklara, düz insanlara kızgın filan değiliz, aksine müteşekkiriz. Eğer onlar da farklı olmaya çalışsalardı, tek lüksümüzü de bize bırakmasalardı, işte o zaman hiç kusura bakmayın sayın marjinaller boku yerdiniz. Ben bir dahiyimler, hiçbiriniz beni anlamıyorsunuzlar, hepsi çöpe giderdi.