Follow by Email

4 Mart 2013 Pazartesi

NANKÖR


Hemen önceki makalemsi deneme, sizlere bunca bahsettiğim karanlık dönemlerimden sonra çaresizce ama gayet bilinçlice profesyonel yardıma başvurduğum, terapilere başladığım, ilaçlar kullandığım ve nihayetinde tekrar kendime geldiğim bir sürecin sonunda yazıldı. Takıntılarımdan, kaygılarımdan kurtulduktan ve meseleye daha geniş bir açıdan bakabilmeye başladıktan, kısaca ve kabaca iyileştikten sonra görüldüğü üzere bana bunalımlarımı aşmamda destek olmuş meslek erbaplarına karşı derhal cephe almakta hiç tereddüt etmedim, hep yaparım bunu, bir kere güvende hissetmeye göreyim yanlış bulduğuma saldırmadan edemem. Hatta mevzu bahis yazıyı bizzat kendim gönderdim psikolojik danışmanıma, bakın işte şimdi tüm foyanızı ortaya döktüm diye imalarda bulunarak. O ise elbette olgunlukla karşıladı, kendi çevresinde sürekli tartışılagelen temel bir problematik olduğu için de gayet klişe buldu, fakat karşıt görüşlerin de sıralanacağı bir ek yazı yazarsam çok daha sentetik ve özgün bir noktaya varabileceğimizi söyledi. Aslında yazının yumuşak karnı bilimsel ilerleme metodolojisi, piyasa dinamikleri hakimiyetindeki iş etiğiyle bilimsel etiğin ayrı tutulması, her şeyin ötesinde benim bile pek anlamadan hakkında atıp tutup övdüğüm genel bir tarih disiplini gibi epey kafa yorulması gereken başlıklardan oluşuyor ve bunların üzerinde yoğunlaşan derin akıl yürütmelerle ilkine göre daha sağlam bir yazının ortaya çıkması kaçınılmaz gözüküyor ama bunu yapabilecek donanımda görmemekteyim kendimi. Şu an asıl ve son olarak vurgulamak istediğim tespit, tüm anlattığım sebeplerden ötürü ikiyüzlülüğün diz boyu olması, hem bende hem de onlarda. Hakikate ulaşmaya çalışırken kaçınılması gereken bir tutum. Ama hal ve tavırları durmadan değişen ben kimim, onlar kim?

SALDIRI GİBİ

Asıl delilik, hepimizin DSM’nin (diagnostic and statistical manual of mental disorders) daima son güncellemelerine göre patolojik ya da kronik olarak bir sınıflandırmaya tabi tutulmak durumunda olmamızdı. Eleştirilmesi gereken iki yönü vardı bu tutumun:
Birincisi, neden her türlü insani karışıklık, farklılık – daha doğudan fakat bir o kadar da ince bir tabirle nevi şahsına münhasırlık – kategorize edilmeye çalışılıyordu? Elbette ilk başta bilim adına, hakkını yememeliyiz, yine de epey tartışmalı bir ilerleme, öyle ki katı olsun yumuşak olsun bu tür değerlendirmeler her insanı illaki bir ya da daha fazla başlığa yamama eğilimini arttırmıyor muydu, hem profesyonellerce hem de bireyin etraftan duyduğu yarım yamalak bilgilerce bizzat kendisi tarafından. Böylece kişi resmen ya da de facto belgelenmiş-doğrulanmış davranış halleri çerçevesinde hareket etmeye mahkum bırakılıyor, kişiliğini-konumunu-duruşunu bu şekilde anlamlandırmaya güdüleniyor, eğer toplumca hoş karşılanmıyorsa bundan kurtuluşun ancak ilaçlarla, terapilerle mümkün olabileceğine inandırılıyor, aslında en başta yapması gereken şey olan insanlık tarihini ve mevcut konjonktürü düşünme olasılığı elinden sinsice alınıyordu. Sonuçta psikoloji disiplini, kesinlikle böyle bir yol tutturmaması gerektiği halde, yeni bir pazar alanı olarak kuruluyordu meydanlara. Bu eklemlenme, bireyin bir kurum olarak kendisini teslim etmek zorunda bırakıldığı bilimsel bir biat kültürü hissini zerk ediyordu tüm kafalara.
İkinci eleştirinin ilkiyle organik bağını kurmamak ise namümkün. Önümüzde koskoca bir tarih ve zaman-mekan-olaylar silsilesi dururken inceleme nesnesi olarak yalnızca fareler ve insanları temel almak, her meselenin şu beyin denilen gizemli-karmaşık – belki hiç anlaşılamayacak – bir organdan kaynaklandığına, çözümün de ancak oradan gelebileceğine inanmak nasıl bir tutarsızlıktı? Bunca veri, belge, çözümleme vardı imparatorlukların, ulusların, devletlerin, insanların tarihsel-kültürel-sosyolojik-ekonomik olarak bireyi kıskaca almaya yol açan ne haltlar yediğine dair; oysaki ticari psikolojiyi canlı tutmak ve DSM’nin kategorilerini sürekli çeşitlendirmek, arttırmak daha çok işine geliyordu madden ve manen kafası şimdilik rahat olanların. Bu gidişle delilik, çatlaklık, hastalık, bozukluk, düzensizlik, içsel mücadele gibi adlar altında ne kadar politik olarak yumuşatmaya çalışırlarsa çalışsınlar herkes bir “şey”den muzdarip olacaktı, oluyordu da, herkes buna yönlendiriliyordu, hatta bunlarla gurur duyanlar, buna bağlı bir toplumsal kimlik oluşturduğunu sananlar bile vardı. İnsanlar tanımlı bir biricikmiş gibi hissetmekten zevk alıyorlardı ve önlerine zorla sürülmüş oyuncaklarıyla tehlikeli ve bilinçsiz oyunlar oynuyorlardı. Çünkü hesapta genel tarih bunların hiçbirinden sorumlu değildi, hep bireysel tarihti başrolde oynayan, ebeveynlerimiz, yaşantılarımız, travmalarımız, huyumuz suyumuz. Çünkü ana-babalarımız da dahil olmak üzere başımızdan geçen her şey kişisellik söz konusu olunca tarihten muaftı, hayır zerre önemsenmemeliydi o.
Sonuç, sentez yok. Çünkü ben de DSM’ye göre “anti-synthesis disorder”a yakalanmışım.

2 Mart 2013 Cumartesi

ELEŞTİRİ


Cengiz Uğurlu’nun “Genç Yazarlara Tavsiyeler” isimli kitabını aldım geçen gün. Hayli etkileyici bir kitap. İlk cümlesinden itibaren elinizden bırakamıyorsunuz. Kitap o denli sürükleyici ki adeta yanı başınızda sizinle konuşuyor Cengiz Uğurlu. Kıvrak bir üslup, şaşırtıcı bir bakış açısı. Derhal bir eleştiri yazılmalı bu yenilikçi eserle ilgili. Bu sebeple, söz konusu yazının sorumluluğunu bizzat kendimin üstleneceğini hemen bildiriyorum derginin yayın kuruluna.
Şöyle başlıyor kitap: Kimseyi dinlemeyin!
Ve işte aynı cümleyle de sona eriyor: Kimseyi dinlemeyin!
Aradaki üç yüz sayfa ise koca bir boşluktan ibaret. Hakikaten boş yani, üç yüz tane bembeyaz sayfa.
Böyle cin gibi bir kurguyla karşılaşınca ilk başta biraz bocalıyorum ben de haliyle. Fakat kitabı tekrar tekrar okuyup da beyaz sayfalara yeniden bir göz attıkça taşlar zihnimde yavaşça oturuveriyor. Burnumun ucunu bile göremediğim bu sis perdesi ötesindeki büyük resim karşımda kabak gibi beliriyor artık usul usul. Ama kurgunun her yöne çekilebilen bu zenginliği karşısında doyurucu bir yazı yazabilmem için öncelikle pek çok değerli eleştirmen arkadaşımla daha, kitap hakkında istişare etmem gerekiyor.
İlk olarak, sevgili dostum Fethullah Cacık’ı arıyorum. “Ben öyle bir kitap okumadım.” diyor.
Sırada Hikmet Güdük var. “Öyle bir kitap yok ki!” diyor.
Galip Maltık, “Birisi senle kafa bulmuş galiba.” diyor.
Recai Reprep, “Çok pis t.şak geçmişler.” diyor.
Nihayet Vedat Velvele’ye geliyor sıra. Yeni çıkan hiçbir kitabı kaçırmaz Vedat. Kendisiyle muhakkak uzun uzun tartışmalara gireceğiz. Fakat o dahi böyle bir kitabın olmadığı kabilinden bir şeyler söyleyince benim tepem birden atıveriyor. “Ulan ben ne yazacağım o zaman dergiye!” diye bağırıyorum telefondan. O da “Ben ne bileyim kardeşim, ne yazarsan yaz, kendin yazmayacak mısın!” diyerek suratıma kapatıyor telefonu. Bu sözle birlikte beynime bir yıldırım düşüyor sanki. Fakat yalnız kalmanın hüznünü değil, yeni bir ilhamın parıltısını bildiriyor bu yıldırım.
Böylelikle eleştiriyi yazmaktan filan vazgeçiyorum. Kitabı başucu kitabım haline getiriyorum. Her gün en az bir sayfasını dolduruyorum. Bitince de yayınlatmayı düşünüyorum. Cengiz Uğurlu’dan daha az satacağıma eminim, hodri meydan. Sıfır tane. Bu kitaba bu yakışır.
Bahtınıza küsün, siz de artık ne okuyacaksanız kendiniz okursunuz, benim götü boklu eleştirimi değil ama!